SİYASİ PARTİLERİN
SEÇİM SİSTEMİ ÖNERİLERİ

       OTURUM BAŞKANI:
            Ferruh BOZBEYLİ(*)

            Değerli arkadaşlar, ikinci oturumu açıyorum.

            Bu oturumda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde temsil edilen parti temsilcilerinin sempozyum konusuyla ilgili görüşleri ve düşünceleri ifade edilecektir.  Parti  temsilcilerinin - biri hariç -  hepsi buradalar. 

            Değerli arkadaşlarım, burada 9 ayrı siyasî partinin temsilcileri konuşacaklar. Tabiî bu epeyce uzun bir zaman alacaktır. Sizlerin de rahatlıkla dinlemeniz için konşumacılara 10 dakikalık süre vermeyi düşünüyoruz ve bu 10 dakika sınırı kesindir.

            Aziz arkadaşlarım, böyle bir toplantının düzenlenmesinden ben çok memnun oldum.Böyle yüksek seviyede, memleketimiz için çok önemli olan bir konunun ele alınması, değerlendirilmesi ve doğru olan şeye yaklaşılması konusunda çok faydalı bir toplantı bu.

            Ben de birkaç cümle söylemek isterim; ben 30-40 yıldan beri politikanın içindeyim. Bu 30-40 yılda öğrendiğim bazı şeyler var. Onlardan bir tanesini söyleyeyim; politikacının kafasında en üstün değer, rakamların ifade ettiği değerdir. O rakamların ifade ettiği değer, ahlaktan da üstündür, hukuktan da üstündür, dinden de üstündür, muaşeretten de üstündür, en üstün değer rakamların ifade ettiği değerdir. Bunu da politikacıyı kötülemek için söylemiyorum, bir gerçek. Çünkü, politikacı bilirki 1 rakam fazlası önseçim listesinde bir adayı bir üst sıraya getirir. Bir hükümet üyesi bilir ki, bir milletvekilinin oyu bir hükümete güvenoyu sağlar. Elbette o rakamlara ulaşmak çok önemlidir; ancak, o rakamlara ulaşabilmek için "herşeyimi mi feda edeceğim, yoksa bazı şeyleri kendime saklarım, her şeyimi veremem" diyecek miyiz? İşte çizgi herhalde bu sualin cevabında saklıdır. Bununla ilgili size hatırladığım iki şeyi söylemek isterim; birisi: Bir milletvekili arkadaşım ben kütüphanede kitap okurken, geldi omuzuma vurdu, "Sayın Başkan ne okuyorsun?" dedi. Ben de dedim ki, "Çok güzel bir kitap okuyorum; bitince sana teslim edeyim." Bunun üzerine, arkadaşım, "Kitap güzel ama, kaç delegesi var?" dedi. Bu bir latifeydi ama, bir gerçeği de ifade ediyordu. Yani, kitabın güzel ama, kaç delegesi var; çünkü, siyasetçinin kafasında rakam var.

            1970 senesinde Fransa'ya gitmiştik, bizi med-cezir ile ilgili tabiat olaylarının çok şiddetle seyrettiği bir yere götürdüler, Manş Denizi kenarında. Orada bir ada var, gündüzün yarımada, gece ada oluyor. İşte tam orada bize yemek verdiler. O bölgenin de bir milletvekili varmış, onu da çağırdılar, sofraya geldi. Hal hatır ettikten sonra, "Bu adanın nüfusu ne kadar beyefendi?" diye sordum. "70 seçmeni var" dedi. Ben adanın nüfusunu soruyorum, o 70 seçmeni var diyor. Onun kafasında 70 seçmen meselesi vardır. Bunları bir kusur diye anlatmıyorum, bu bir vakıadır, elbette böyle olacaktır. Yalnız, rakamları tedarik etmek için "her şeyi mi feda edeceğiz, yoksa bazı şeyleri vermem" diyecek miyiz meselesi, sorun burada gibi geliyor bana.

            Bir hatıramı daha naklederek aziz arkadaşlarıma söz vereceğim; bir gün rahmetli İsmet Paşa Meclis'te dedi ki, "Hangi seçim kanununu yapacaksanız yapın, ama iyi düşünün daha güzelini yapın. Gün oldu, biz Atatürk ile beraber ikimiz elimize kağıdı aldık, bütün milletvekillerini sıra sıra biz tayin ettik. Sonradan da yaptığımız işi biz beğenmedik. Hatta bir defasında, Atatürk bana dedi ki: 'Sen vazifen icabı Anadolu'yu dolaşıyorsun, dolaştığın yerlerde dikkatini çeken insanlar olabilir, bunların isimlerini bir yerlere kaydet de, ileride liste hazırlanırken elimizde hazır isimler olur.' Sinop'a gitmiştim, oranın Millî Eğitim Müdürü çok güzel bir konuşma yapmıştı, çok da beğenmiştim; ama, herkesin içinde ismini sormak onun lehine bir iltimas havası yaratır korkusuyla hiçbir şey söylemedim, sadece 'Sinop Millî Eğitim Müdürü' diye defterime yazdım. Seçim de yakındı. Sinop Millî Eğitim Müdürü'nün ismini öğrenin onu da listeye koyun" dedim. Sonra seçim oldu."

            Milletvekili seçilenler gelip birer birer büyüklerini ziyaret ettiği için, Paşa merak ediyormuş, bakmış ki kendisinin aradığı adam yok. Demiş ki, "Sinop'tan bir Millî Eğitim Müdürü olacaktı, o da milletvekili olsun diye ben ismini yazdırmıştım, nerede o?" Adam da "Benim efendim" deyince, İnönü: "Peki, sen ne zaman Sinop'ta idin?" diye sorunca, adam "Efendim, ben oraya üç ay evvel tayin edildim, benden evvelki arkadaş başka yere tayin edilmiş" demiş.

            Yani, böylelikle bütün bunların içinden geçerek buraya geliyoruz. İnşallah bu toplantıda arkadaşlarımız bildiklerini, tecrübelerini, zihin emeklerini ortaya koyarak, hepimiz için daha güzel olan ortak bir çizgiyi bulmamız mümkün olacaktır.

            Efendim, hepinizi saygılarla selamlayarak, arkadaşlarımın konuşmasına geçiyorum. İlk konuşma Anavatan Partisi adına Murat Başeskioğlu; buyurun.

       ANAVATAN PARTİSİ
            Murat BAŞESKİOĞLU(*) 

            Siyasetin önemli bir gündem maddesini oluşturan seçim sistemlerini tartışmak amacıyla oluşturulan bu platformu son derece faydalı buluyorum.

            Bilindiği gibi, seçim; yönetilenlerin yönetenleri belirlemesi demektir. Başka bir ifade ile yönetilenlerin siyasal yaşama katılımını sağlayan en önemli araçlardan biridir.

            Bu özelliklerinden dolayı, seçim demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olmuştur.

            Görüş farklılıkları daha çok seçimin teknik yanını oluşturan seçim sistemleri üzerinde yoğunlaşmaktadır.

            Gerçeken de tercih edilen seçim sistemine göre çok değişik sonuçlar çıkmaktadır.

            Bugün, 300'ü aşkın seçim sisteminden söz edilmekte, gerek ülkemizde, gerekse diğer ülkelerde seçim sistemleri üzerinde yoğun tartışmalar yaşanmaktadır.

            Bu tartışmaların bugünden yarına da sürüp gideceği kuşkusuzdur; zira seçim sistemi tartışmaları dinamik bir olgudur. Bugün mükemmel olduğuna inandığımız bir sistem bir kaç dönem sonra güncelliğini ve uygulanabilirliğini yitirebilmektedir.

            Siyaset kurumu, mükemmel bir seçim sistemini henüz yaratamamıştır.

            O halde yapılacak tercih, mevcut sistemler içerisinde ülkemiz şartlarına en uygun ve mahzurları olabildiğince az olan bir seçim sistemi olacaktır.

            1994 Türkiye'sinde siyasi hayatımız özellikle siyasi partiler açısından büyük bir dağınıklık göstermektedir. Çok sayıda siyasi parti mevcuttur. Denilebilir ki Türkiye çoğulcu bir ülkedir. Öyleyse her siyasal görüşün de temsili gerekir.

            Toplumda var olan siyasi görüşlerin, siyasi platformlarda temsili ve yansıması elbette gereklidir.

            Ancak; çoğulculuk ilkesi adına büyük küçük her siyasi görüşün bir partisi mi olmalıdır? Yoksa birbirine yakın siyasi görüş sahiplerinin aynı parti çatısı altında örgütlenip güçlü bir siyasi yapımı oluşturmalıdır?

            Bizce, toplumda birbirine yakın olan siyasi görüşlerin bir parti çatısı altında birleşerek siyasi hayata katılmalarıdır.

            Japonya'da libarel Demokratik Parti bu düşüncenin hayata geçirildiği en iyi örneklerden biridir.

            Çeşitli siyasi görüşlerin parti içi bir koalisyon oluşturdukları bu yapılanma parti enflasyonunu önlemekte ve siyasi istikrara yardımcı olmaktadır. Ülkemizde buna benzer bir yapılanma, Anavatan Partisi'nce gerçekleştirilmiş ve siyasi hayatımıza olumlu katkılar sağlamıştır.

            Son yıllarda yaşadığımız siyasi dağınıklık ve istikrarsızlık ülkemizde yeni bir seçim sistemi arayışını hızlandırmıştır.

            Elbette, tercih edilecek seçim sistemi tek başına, siyasetin sorunlarını aşmaya yetmiyecektir.

            Seçim sistemi ile beraber, Siyasi Partiler Yasası, adayların tesbiti, seçmen kütükleriyle ilgili düzenlemeleri de bir bütün halinde değerlendirmeliyiz.

            Demokratik ülkelerde uygulanan seçim sistemleri iki ana grupta sınıflandırılmaktadır. Bunlardan birincisi Nispi Temsil, diğeri de çoğunluk sistemidir.

            Türkiye, çok partili siyasi hayata geçtikten sonra bu iki sistemi ve değişik türlerini uygulamıştır.

            1950-1960 arası seçimlerde çoğunluk uygulanmıştır. Bu süreçte uygulanan çoğunluk sistemine en büyük eleştiri, temsilde adaletsizlik olmuştur. Bir siyasi partinin aldığı oyla, Meclis'teki sandalye dağılımı arasında büyük nispetsizlikler ortaya çıkmıştır.

            Bu mahzurları görülerek 1960'dan günümüze kadar Nispî Temsil'in çok değişik türleri denenmiştir.

            Bu sistemin bilançosu da bir kaç istisnası dışında; siyasi istikrarsızlık ve koalisyon hükümetleri olmuştur.

            Ülkemizde yaşadığımız koalisyon maceraları maalesef başarılı geçmemiştir. En son 50. Hükümetde koalisyon deneyiminin ne derece başarısız olduğunu sergilemiştir. Çoğu kez ülkenin öncelikli sorunlarını çözmek yerine, koalisyonun iç sorunlarını çözmek için gayret sarfedilmektedir.

            Diğer taraftan, Türkiye büyük kalkınma hamlelerini hep tek partiden oluşan hükümetler döneminde yapmıştır.

            1950-1960 arası DP, 1965-1970 AP ve 1983-1991 arası Anavatan Hükümetleri bunun en güzel örnekleridir.

            Bir seçim sisteminin bir çok unsuru yanında, önemli iki unsuru vardır. Temsilde Adalet ve İstikrar. Bu iki ilkeden birinin diğerine feda edilmesi düşünülemez.

            Şimdi bu değerlendirmelerden sonra, Anavatan Partisi olarak önerdiğimiz gerek siyasi katılım, gerekse seçim sistemi konusundaki görüşlerimizi ifade etmek istiyorum:

            • Siyasi katılım açısından sendika, dernek ve diğer kuruluşlara ilişkin sınırlamaların kaldırılmasından yanayız.

            • Seçme yaşının 18, seçilme yaşının 25 olmasını öteden beri savunuyoruz.

            • Milletvekili Genel Seçimleriyle birlikte Mahalli İdareler Seçimlerinin beraber yapılmasını öneriyoruz.

            • Yasama döneminin 5 yıl yerine 4 yıl olmasını öngörüyoruz.

            • Seçim Sistemi konusunda ise İki Turlu Seçim sistemini öneriyoruz:

            Siyasi istikrarı büyük ölçüde sağlayacak bu sistem, birinci turda salt çoğunluğu sağlayan siyasi parti temsilcilerine seçilme imkanı vermektedir.

            Birinci turda salt çoğunluk sağlanamadığı takdirde, o seçim çevresinde en yüksek oy alan iki siyasi parti veya  temsilcileri ikinci tura katılmaya hak kazanacaklardır. İkinci turda tespit edilecek oranlarda çoğunluk sağlayan siyasi parti temsilcileri seçilmiş olacaktır.

            Önerilen sistemde, seçim bölgeleri Dar Bölge, (Tek isim usulü) veya Geniş Bölge (Liste usulü) olarak ayrılır.

            İkinci turda kısmen nispî temsile de yer veren Geniş Bölge usulünün ülkemiz şartlarına daha uygun olacağı görüşündeyiz.

            Siyasi partilerimiz arasında henüz iki turlu seçim sistemi üzerinde bir uzlaşma yoktur.

            Ancak; yapılan itirazlara rağmen iki turlu seçim sistemi; parti enflasyonunu önleyecek, partilerden bölünmelere imkan vermeyecektir.

            Güçlü hükümetlerin çıkmasına, dolayısıyla siyasi istikrarın sağlanmasına yardımcı olacaktır.

            Seçilmişler güçlü bir seçmen desteğine sahip olacaktır.

            Seçmen her iki turda da oy kullanma hakkına sahip olduğundan siyasetten dışlanmıyacaktır.

            Seçmenle seçilen arasında birebir ilişki kurulmasına imkan verecektir.

            Seçim, partiler arası mücadeleden çok, adaylar arasından geçeceğinden, meclislerin kalitesine yönelik itirazlar kesilecektir.

            Sandık başına giden seçmen, hangi siyasi parti liderinin Başbakan olmasına karar verebilme imkanı doğacaktır. Yani doğrudan ülkenin Başbakanını seçebilecektir.

            Bu tartışmaların siyasi hayatımıza olumlu katkılar sağlaması dileğiyle hepinize saygılar sunarım.

       BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ
            Esat BÜTÜN(*)

            Seçim Kanunu ve sistemi, uygulamada devletin tek ve gerçek anayasasıdır. Bugünün demokrasi ile yönetilen bütün ülkelerinde yönetilenlerin yönetenleri belirlemesi demek olan seçim, milli iradenin de kaynağıdır. Diğer bir deyişle seçim halkın yönetime katılmasında başlıca rolü oynayan bir uygulama bir temsil aracıdır. Seçim, temsil işlevinin yanısıra idare edilenlere, siyasal kararların alınmasında katılma ve denetim olanağı da vermektedir. Seçmenler kendilerine önerilen siyasal seçenekleri kabul veya red edebilirler. Önceki uygulamaların hesabını sorabilir, beğenmediği yöneticileri değiştirebilirler.

            İktidarı belirleme aracı olan seçimin üç temel ilkesi olmazsa olmaz ilkesidir. Birinci ilke, seçimlerin gölgesiz, şaibesiz yapılmasıdır. Gizli oy, açık tasnif bu ilkenin başlıca temelidir. Seçimlerin bağımsız yargı denetiminde olması başka bir önemli olgudur. Seçimlerin gölgesiz olmasının diğer bir önemli unsuru katılımcı demokrasi ve eşitlik içinde olmasıdır.

            Seçimlere katılan bütün seçmen kitlesinin özgürce düşünmesi, baskıdan uzak bir seçim ortamına bağlıdır. Seçimlere baskı bir çok yönlüdür. İktidarı ellerinde bulunduranların devlet imkanlarını kullanmaları hem seçmen iradesine gölge düşürür, hem de seçime. Seçimlerin şaibesizliğinin, diğer önemli bir ögesi tarafsız basındır. Günümüzde basın 4. kuvvettir. 4. kuvvetin taraflı davranması hem seçmen kitlesinin iradesini, hem de seçime katılan siyasi partilerin kendilerini tanıtmaları açısından önemlidir. Günümüzde kamuoyu araştırmaları  seçimlerin tarafsızlığı ve seçmen kitlesi açısından çok önemli bir konuma gelmiştir. Üzülerek belirtmeliyim ki ülkemizde kamuoyu araştırması yapan şirketler iyi bir imtihan vermemişlerdir. Zaman zaman seçimleri etkilemeye çalışmışlardır.

            Seçimlerin 2. özelliği seçim sonuçlarına herkesin saygı duymasıdır. Seçim sonuçlarına saygı demokrasi kültürünün önemli öğesidir. Eğer bir ülkede seçim sonuçlarına tahammülsüzlük varsa, o ülkenin insanlarında demokrasi kültürü eksiktir. Seçmen iradesine saygısızlık, kargaşa ve anarşinin başlangıcıdır.

            Seçim sonuçlarına tahammülsüzlüğün doğuracağı anarşi demokrasiyi ortadan kaldırır. Bu durum da ülkemizin aşması gereken problemlerin başında gelmektedir.

            Seçimlerin 3. özelliği iktidarların seçimle el değiştirmesidir. Eğer bir ülkede iktidarlar seçimle el değiştirebiliyorsa o ülkede gerçek seçim vardır. Bugün dünyamızda bir çok ülkede seçimler iktidarı belirlemekten ziyade yönetimin tasdik mercii olarak kullanılmaktadır. Komünist, faşist ve bazı Arap ülkeleri buna örnektir.

            Seçimlerin bu temel ilkelerini vurguladıktan sonra Türkiye'de uygulanan seçim sistemleri üzerinde durmakta yarar vardır. Üzülerek burada tespit etmeliyiz ki ülkemizde yapılan seçimlerde hem iyi bir seçim sistemi görülmemekte, hem de seçimin 3 temel ilkesine uyulmamıştır. Seçimin 3 ana prensibinin yerine; istikrar veya adalet kavramlarının ön plana çıktığını görmekteyiz. Bu iki kavramda bir denge sağlanamadığından, zaman zaman seçimlere gölge düşmüş, bazende milli irade eksik olarak TBMM'ne yansımıştır. Milli iradenin eksikliği kargaşa ve anarşiye dönüştürülmüş, bu durum da ülkemizde demokrasinin askıya alınması için kullanılmıştır. Parlamentonun zaman zaman askıya alınması, milletin parlamentoya ve demokrasiye güvenini sarsmıştır. Askeri darbeler, rejisörün oyuna müdahale hakkı olarak kabul edilmiş ve kollama, kurtarma olarak görülmüştür. Çok partili hayata geçtiğimiz ve bir insan ömründen kısa olan bir döneme üç ihtilali sığdıran Türk halkı, güven bunalımına düşmüştür. Türk halkına demokratik tepki disiplini aşılaması gereken bazı aydınlarımız, maalesef ihtilalleri alkışlamışlardır. İnsanlığı ve mensubu olduğu milleti aydınlatması gereken sözde aydınlarımız böylece ihtilalcilerin yanında yer alarak karanlığa gömülmüşlerdir.

            BBP, çoğulcu iktidarı hürriyetlerin teminatı olarak görür. Medeni manada hürriyet; birlikte yaşamada, toplum hayatında vardır. Vahşi hürriyet, hürriyet değildir. Hürriyet ve çoğulcu iktidarın teminatı sivil toplumdur. Sivil toplum kendisine sahip çıkan toplumdur. İnsanlar iktidarlarını kendi rızaları doğrultusunda, katılımcı dayanışma ve işbirliği temellerinde gerçekleştirmelidir. Devlet bir ideal değil, bir vasıtadır. İnsanları daha mutlu müreffeh, daha şahsiyetli kılmak için milleti meydana getiren fertlerin tecessüm etmiş iradesidir. Devlet millet için vardır. Eğer bağımsızlığı özümsemiş bir millet varsa devlet de vardır. Olmayan milletin devleti de olmaz. Bunun içindir ki TBMM kürsüsünde "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" diye yazılmıştır. Seçim sistemi bu vecizeyi esas alacak şekilde düzenlenmelidir. Bunun için de bütün siyasi partilerimizden öncelikle,

            Milli iradenin üstünlüğü,
            Milli iradenin bağımsızlığı,
            Milli iradenin tarafsızlığı,

            Milletin hakimiyeti ve hakemliği ilkelerinden ödün vermeden bir seçim sistemi üzerinde konsensüs sağlamalarının gerekli olduğuna inanıyorum. Türkiye seçim sisteminde bu ilkelerin yer alabilmesi için de öncelikle Anayasa'daki millet iradesi önündeki engellerin kaldırılması gerekir. Türk halkının Anayasal dayatmalardan kurtulması, sağlam ve demokratik bir Anayasa ile ancak mümkün olur. Sağlam ve millet iradesinin hakim olduğu bir  Anayasa yapılabilmesi için de başta siyasi partiler kanunu olmak üzere katılımcı demokrasiyi esas alan bir siyasi partiler yasası yapılmalıdır. Bu yasa bir taraftan parti içi demokrasiyi sağlarken, diğer taraftan lider sultasını kırmalıdır.

            Anayasa'nın siyasi haklar ve ödevi başlığı altında yer alan 67, 68, 69. maddeleri yine sendikalarla ilgili olan 51, 52, 54. maddelerinden başlamak üzere kitle örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının siyaset yapma ve bağlı bulunduğu kuruluşlardan ayrılmadan seçilme haklarını kısıtlayan hükümler derhal değiştirilmelidir. Yine üniversite öğretim üyelerinin, kamu çalışanları ve öğrencilerin siyaset yapma hakları sağlanmalı, seçme ve seçilme yaşı yeniden düzenlenmelidir.

            Sabah ki oturumda dar bölgeyi eleştiren değerli hocam, Prof. Dr. Hikmet  Sami Türk  ve bazı siyasi partiler dar bölgede milletvekilinin bölgeye daha bağımlı olacağını söyledi. Ama dar bölge olmadığı bu dönemde bile, bakıyorsunuz ki eğer bir genel başkan herhangi bir ilden ise, o ilin mâmur, hemen yakınındaki Burdur'un ondan çok daha geri kaldığını görüyoruz. 4 Aralık seçimlerinde bile bir parti Genel Başkanının ve Başbakan Yardımcısının Adıyaman'a 2 trilyonluk seçim vaadini yapmış olması, dar bölgenin olmadığı bir dönemde bile, aynı sakıncaları doğurduğunu görüyoruz.

            İşte buradaki esas önemli unsur şudur: Biz, gerçekten millet iradesini, millet iradesinin üstünlüğünü Anayasaya, yasalara ve uygulamaya yansıtabildik mi? Bunun tartışılması gerek. Bana göre bu olmamıştır. Hakimiyet hiçbir zaman kayıtsız şartsız milletin olmamıştır. Bunun önünde engeller vardır. Hiçbir zaman millet Anayasa yapmamıştır. Özellikle bizim bugüne kadar uyguladığımız Anayasalarımız 27 Mayıs Anayasası, 12 Mart Anayasası, 12 Eylül Anayasası tamamen askeri bürokratik bir zihniyetin eseridir  ve öyle bir hale gelmişiz ki, demokrasiyle idare edilen bir ülkede sivillerin, millet iradesinin "Anayasa yapamaz" düşüncesinin hakim olduğu bir yapıya gelmişiz. Bunları değiştirmeden, bunları ortadan kaldırmadan millet iradesini, demokrasiyi ve Cumhuriyeti esas alan yapılanmayı millete yerleştirmediğimiz müddetçe, hangi seçim sistemini getirirsek getirelim, neticenin değişmeyeceği kanaatindeyim. Özellikle siyasi partilerimizdeki lider sultalarını engelleyici yeni bir siyasi partiler yasası yapmamız gerekir. Anayasanın önündeki millet iradesini engelleyen, millete getirilen dayatmaları ortadan kaldırmalıyız. Demokrasinin  en iyi bir sistem olduğunu bilerek, her kimki buna karşı cephe almışsa, Anayasayı kökten değiştirmişse, bunun hesabını sivillerin de sorması gerektiğine inanıyorum. Bu yapılmadığı takdirde; tıpkı bir rejisörün bir filme veya bir role belli bir noktada müdahale yapması gibi birileri "Anayasayı kurtarıyoruz" adı altında gelip demokratik düzene karışabildiyse ve bunların da hesabı sorulmadıysa bana göre Türkiye'deki bütün siyasi partilerimiz ve siyasilerimiz de dahil, milli iradeyi içlerine sindirememişlerdir.

            Seçim Kanunu ve sistemi, uygulamada devletin tek ve gerçek anayasasıdır. Bütün yasalar, buna göre oluşturulmaktadır. Bana göre, burada adalet ilkesini hiçbir zaman bir kenara atmamalıyız. Türkiye'nin bugünkü kaybettiklerinin temelinde yatan, sistemde, bütün olaylarda adaletsizliklerin olduğu kanaatindeyim.

            Şimdi, mevcut duruma göre, Büyük Birlik Partisi olarak biz, karma sistemin oluşması gerektiğine inanıyoruz. Bir taraftan temsilde adaleti sağlamak için 1/3 milletvekilinin, bugünkü milletvekilini baz aldığımız zaman, 150 milletvekilinin ad olarak söylüyorum Türkiye Kontenjan Milletvekilliği şeklinde partilerin aldıkları oy oranında dağıtılmasını, diğerlerinin de gerek dar bölge çoğunluk veya daraltılmış bölge çoğunluk şeklinde seçim yapılabilir. Bugünkü bölgeler biraz daha daraltılarak, dar bölge çoğunlukla da istikrarın sağlanacağı kanaatindeyiz.

            Biz bir de şundan çekiniyoruz; belirli siyasi partileri veya belli görüşleri sürekli Parlamento dışına itecek birtakım seçim sistemleri yapıyoruz. Bu da, bu siyasi partilerin yeraltına girmesine ve gayri meşru durumlara düşmesine zemin oluşturmuştur. Bugüne kadar birçok siyasi partimiz, 1960 ve 1970 sonrasında, Parlamento dışına itildikleri için, normal zeminlerde fikirlerini ortaya koyamadıkları için, bu sefer birtakım anarşik ortamlara yöneldiklerini veya bulaştıklarını veyahut da normal zeminde görüşlerini izah edemedikleri için meydanlarda veya başka alanlarda söz söyleme haklarını kullanmaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu da bizim bütün siyasi partilerin belli bir oranda, yüzde 1 veya yüzde 2 gibi bir ülke barajıyla nispi temsile göre milletvekillerinin belli bir kısmının dağıtılmasını, istikrar içinde dar bölge çoğunluk veya daraltılmış bölge çoğunluk sistemi şeklinde sağlanır.

            Bir takım siyasi partilerin koalisyondan, siyasi partilerin bölünmüşlüğünden, hepsinden şikayet ediyorlar. Değerli hocalarımız da şikayet ediyorlar. Aslında demokrasi de kendi içinde bir koalisyondur. Koalisyon illada başarısız olacaktır diye birşey yoktur. Birçok Batı ülkelerinde, mesela Almanya'da bildiğiniz gibi 3 dönemdir koalisyon hükümeti başarılıdır. Ya da Türkiye'de illa 2 parti olacak, 3 parti olacak diye bir kısıtlamaya gerek yoktur. Hele bugünkü partiler sistemine bakarak sözde saltanatı kaldırdık, şöyle geriyedoğru bir baktığımız zaman, siyasi partilerimizde adeta babadan oğula geçen bir milletvekilliği anlayışı, bir lider anlayışı var. Gelen liderlerimize bakın, geçmişte mesela ben herhangi bir kasıtla söylemiyorum, Erdal İnönü, rahmetli İnönü'nün oğlu diye partinin Genel Başkanı olmuştur. Aydın Menderes, Adnan Menderes'in oğlu diye parti Genel Başkanı olmaya çalışıyor. Özal'ın, birtakım feodal yapıların miraslarından dolayı milletvekili oluyorlar. Bu neden bu hale gelmiş? Hâlâ niye var? Çünkü, millet iradesini esas alacak düzenlemeleri yapmamışız. Onun içindirki biz kesinlikle millet iradesini dışlamayan ve belli siyasilere üstünlük  veya belli siyasi partilere ayrıcalık tanımayan ve kesinlikle adaleti esas alan bir seçim sistemi istiyoruz. Bugünkü seçim sisteminindeki değişikliğin gündeme gelmesi, adeta milletin belli bir kesiminin önünü kesmek için ortaya atılmıştır.

            Biz şuna inanıyoruz; Yasalar ve Anayasa, millet iradesinden doğmalıdır. Milletin vicdanından doğmalıdır, milletin inanç ve ihtiyaçlarından doğmalıdır. Her insanın nasıl bir yoğurt yiyişi  varsa, her milletin de kendine has kültür ve değerleri vardır. Bunlar dikkate alınmadığı müddetçe, batıda her doğru olan şey, Türkiye'de doğru olmayabilir. Bu durumu dikkate almak zorundayız. Türk Milletinin de kendine has birtakım değer yargıları ve değerleri vardır. Kesinlikle tekrar söylüyorum Türkiye'de bu çifte standartın da ortadan kalkması lazımdır. Anayasa'da, yasalardan birtakım dayatmaların kaldırılması şarttır. Milletle devletin barışması lazımdır. Bana göre bütün sıkıntıların altında yatan gerçek, milletle devletin barışmamasından kaynaklanmaktadır. Millete rağmen birtakım şeyler yapılmaya ve engeller konulmaya çalışılmış, barajlar konulmuştur, ne olmuştur? Hileye veya hülleye dayalı siyasi partiler gelişmiştir. İttifaklar gelişmiştir. 5 parti Parlamentoya girmiş ama bugün Parlamentoda 10 parti vardır. Demek ki var olan şeyleri biz birtakım barajlarla veya birtakım engellerle de ortadan kaldıramıyoruz. Öyleyse, normale dönmeliyiz, normalleşmeliyiz. Yani demokratikleşmeliyiz ve millet iradesini esas almalıyız.

            Hepinize saygılar sunuyor, teşekkür ediyorum.

       CUMHURİYET HALK PARTİSİ
            Atillâ SAV(*)

            Demokrasi, çok bilinen tanımıyla "halkın, halkça, halk için yönetilmesidir". Bu doğrultuda, yönetimlerin belirlenmesi ancak "seçim"le olur. Çünkü seçim, "temsilî demokrasiler"de amaca ulaşmak için temel yöntemdir, tek yoldur.

            Seçim bir yol, bir yöntemdir ama, rejimin özünü de belirler. Bu nedenle seçim sistemi çok önemlidir. Demokrasinin doğru ve sağlıklı işleyişini belirleyicidir.

            Bugünkü tartışmamızda, demokrasi dışında bir düzenin düşünülmediği bir konuyu değerlendiriyoruz. Temsilî demokrasinin daha iyi işlemesi için ülkemizin koşullarını; demokrasi deneyimini ve birikimini de gözönünde tutarak en uygun seçim sistemini araştırmak durumundayız.

            Biçim özü; yöntem esası belirler.

            Seçim sistemi bir yöntem olarak aynı zamanda bir tekniktir. Yöntemin doğru ve sağlıklı kullanımı tekniğin iyi bilinmesini ve doğru uygulanmasını gerektirir. Seçilen tekniğin iyi olmaması kadar; iyi seçilmiş olsa da tekniğin doğru uygulanmaması da sapmalara yol açabilir. Düzenin demokrasiden uzaklaşmasına neden olabilir. Bu yüzden seçim yasaları, rejimin özünü belirlemede anayasa denli önemlidir.

            İktidarlar - ya da parlamento çoğunlukları - seçim yasaları ile oynayarak düzenin demokratik özünü bozabilir. Anayasa Mahkememiz bir kararında bunu şöyle belirtiyor: "Yasa koyucunun bu ilkenin (demokratik hukuk devleti) gereği kuracağı seçim düzeniyle, gelecek meclisin demokratik bir nitelikte olmasına itina göstermek zorundadır."

            Aynı kararda bu anlayışın gereği olarak şu görüş belirtiliyor: "Kanunun kurduğu seçim düzeni demokratik sayılamayacak bir yönetimi işbaşına getirebilecek nitelikte ise, böyle bir düzeni koyan yasa Anayasa'ya (demokratik hukuk devleti) aykırı düşer". (An.M. 6 Mayıs 1968 g. 1968/15-13)

            Halkın azınlığını temsil eden milletvekillerinin Meclis'te çoğunluk sağlayarak yurt yönetiminin başına geçmelerine yol açabilen bir seçim sistemine demokratik yöntem diyemeyiz.

            Ülkemizde, seçim yasaları ile oynama; onu biçimlendirerek dilediği sonuca ulaşma çabalarına tanık olduk. Hem de yakın geçmişte... 1983 yılında çıkarılan ve yürürlükte bulunan 2839 sayılı Seçim Yasası on yıllık sürede  on kez değiştirildi. Aynı dönem içinde bu yasayla üç kez milletvekili genel; bir kez de ara seçimi yapıldı.

            Bu  değişiklikler yöntem ve tekniğin iyileştirilmesi, yanlış ve eksiklerin düzeltilmesi için değil; Meclis'teki çoğunluk partisinin sandıktan istediği sonucu çıkarması için yapılmıştır. Amaç, sözde demokratik yöntemle demokratik olmayan sonuca ulaşmaktır.

            2839 sayılı yasa hazırlanırken, zaten, sakat ve demokrasiye uygun sayılamayacak bir anlayıştan  (2 1/2 partiyle ülkeyi yönetmek özlemi ) yola çıkılmıştır. Sistematiği ve tekniği karmaşık olan seçim sistemi sık sık yapılan değişikliklerle sistemsiz ve karmakarışık hale getirilmiştir. Yükseltilmiş çifte barajlı oransal temsil sistemi; "daraltılmış bölgede çoğunluk ve yükseltilmiş çifte barajlı oransal bir temsil sistemi"haline getirilmiştir. Sözde yararlılık ilkesini pekiştirmek için 1987'de 3377 sayılı Yasa ile Siyasi Partiler Yasası'nın 38. maddesi değiştirilmiş ve merkez adaylığı yerine "kontenjan adaylığı" yöntemi getirilmiştir. Böylece 4, 5,6 milletvekili çıkaran bölgelerde en çok oy alan partiye açıktan birer milletvekilliği vermek suretiyle çok oy alan partilerin, az oy alan partilerin oylarını aşarak daha çok temsilci çıkarmaları sağlanmıştır.

            Bu yasanın uygulandığı üç seçimin sayısal bilgileri şöyledir:

                                                                  Mv.            Sandalye            Seçim
Yıl                 Parti            Oy Oranı            Sayısı            Oranı            Çev.Say.
1983            ANAP            % 45.15                 211            % 52.9            83
                    HP                  % 30.46                 117            % 29.3 
                    MDP              % 23.27                    71            % 17.8 
                    BAĞ.               % 1.12                      -             - 
                                                                           400 
 

1987            ANAP            % 36.31            292            % 64.90            104
                    SHP               % 24.74              99            % 22.00 
                    DYP               % 19.14              59            % 13.10 
                    DSP                 % 8.53               -               - 
                    RP                    % 7.16               -               - 
                    MHP                 % 2.93               -               - 
                    İDP                   % 0.82               -               - 
                    DİĞ.                 % 0.37                -               - 

1991            DYP              % 27.03            178            % 39.56            107
                   ANAP             % 24.01            115            % 25.56 
                   SHP                % 20.75              88            % 19.56 
                   RP (İttifak)      % 16.88              62            % 13.78 
                   DSP                % 10.75                7              % 1.56
                   SP                       % 0.4                  -                 - 
                   BAĞ.                   % 0.1                  -                 - 

            Bu tabloda dikkati çekmek istediğimiz husus temsilcisiz kalan oylardır. 1983 seçiminde Milli Güvenlik Kurulu'nca seçime yalnızca üç partinin girmesine izin verilmiş olduğundan üç parti de ülke barajını aşabilmiştir. Ancak sistemin özelliği gereği en çok oy alan parti  - ANAP - temsilde % 7.75'lik artış sağlamıştır. Bu sayede % 50'nin altında oy aldığı halde Meclis'te % 50'nin üstünde bir çoğunluk elde etmiştir. Bu seçimde orantılı temsil yöntemi uygulandığı halde, ulusal ve çevresel barajlarla artırılan temsilci sayısı ile tek başına iktidar olabilmiştir. Bu bakımdan seçime yalnızca üç partinin girmesi yoluyla güdümlenen seçim yöntemi sonucu bakımından "yararlılık ilkesi"ne uygun gibi gözükmüştür.

            1987 seçimlerinde ülke barajını aşamayan dört parti ile bağımsızların oylarının toplamı 4.749.232'dir. Oransal olarak % 19.61 seçmen oyu temsilcisizdir. Buna karşılık en çok oy alan parti aldığı oya göre % 28.59 artış sağlayarak Meclis'teki temsilciliklerin % 64.90'ını elde etmiştir. Ulusal baraj nedeniyle temsilcisiz kalan oyların tümü en çok oy alan partiye yöneldiği gibi; barajı aşan partilerin de bir kısım oyları çevresel barajlar nedeniyle en çok oy alan partiye akmıştır. Bu sonuç "yararlılık ilkesi" ile açıklanamaz. Demokratiklik ilkesine bu denli aykırı bir yöntemin demokrasi ile ilintisi yoktur.

            Parlamento çoğunluğunu elinde tutan parti, ilkelerden kopuk, tümüyle hesap oyunlarına dayalı çoğunluk yöntemiyle orantılı temsil yöntemini karmaştıran bir yöntem yaratmıştır.

            1991 seçiminde bu yöntemin 1987'dekinden farklı sonuç vermesinin nedeni hiçbir partinin yeterince oy alamamış olması; bunun yanısıra beş partinin ulusal barajı aşabilmesidir. Ne var ki, seçim çevresi barajlarının işleyişi yine de en çok oy alan partiye bir artık temsil sağlamıştır. Bu oran % 12.53'tür. En çok oy alan ikinci partinin artık temsil oranı % 1.55'tir. İki parti dışındaki üç parti, aldığı oydan daha düşük oranlarda milletvekilliği elde etmişlerdir. Bu yolla akan oyların oranı % 13.5'tur. Bu ise nicel olarak 4.735.000 oy demektir.

            Bir başka sayısal değerlendirme ile en çok oy alan parti - DYP - 37.082 oya karşılık bir temsilcilik elde ederken barajı aşan ama en az oy alan parti - DSP - 374.490 oyla bir milletvekili çıkarabilmiştir. Aynı biçimde yapılacak hesaplama ANAP'ın 50.979, SHP'nin 57.475, RP'nin 66.472 oyla bir milletvekilliği elde edebildiğini göstermektedir. Böyle bir yöntemin demokratik temsil açısından yetersizliği ve sakatlığı açıktır.

            2839 sayılı Yasa ve değişiklikleri ile bugün yürürlükte olan sistem için söylenecek söz şudur:

            Bu seçim yöntemiyle artık bir daha seçim yapılmamalıdır.

            Yasanın ve yöntemin bütün partilerin katılımıyla ve geniş bir uzlaşmayla değiştirilmesi ve düzenlenmesi zorunludur. Bu düzenleme hangi doğrultuda olmalı? Yanıtı aranacak soru budur.

            Seçim sisteminin anayasal kaynağı

            Siyasal iktidarlar, Meclis çoğunluğuna dayanarak seçim yasası ile oynamak ve sandığa giren seçmen iradesini bozup, saptırarak sandıktan dilediği sonucu çıkarma heves ve eğiliminden vazgeçmiş görünmüyorlar. Son olarak ara seçime gidilirken çıkarılan 4044 sayılı Yasa ile bu seçime özgür bir yöntem getirilmiştir. Bu eklemeler olumlu gibi gözükse bile, seçime giderken her defasında yasa ve sistemle oynama alışkanlığı sürmektedir.

            Anayasa Mahkemesi'nin özellikle akademik çevrelerce ağır biçimde eleştirilen 1968 tarihli kararı ise Anayasa'da seçim sistemi ile ilgili özel kural olmaması nedeniyle genel kurallara dayanılarak verilmiş olması ve seçim sistemlerine özgü ilkeleri ayrımsamamış olması ile ilgilidir. Bu nedenle Anayasa'ya seçimle ilgili bir özel kural konması yerinde gözükmektedir. Bu kuralın, seçim sistemi ile ilgili iki temel ilkeyi dengeli biçimde kapsaması yerinde olacaktır:

            - Temsilde adalet - demokratiklik -

            - Yönetimde kararlılık - yararlılık - ilkeleri hem ulusal iradenin Meclis'e hakça yansımasını; hem de Meclis'in oluşumunda iktidar sorumluluğunu taşıyacak sayısal dengelerin kurulmasını sağlayabilecektir.

            Kuralın yeri, seçme, seçilme hakkını düzenleyen 67. madde olmalı. Kural şöyle düzenlenebilir: ".... seçimlerde demokratik ölçülere uygunluk ve kararlılık için, alınan oyla seçim sonuçları arasında adaletli bir denge kurulması gözetilir."

            Siyasal partiler ve ülke yönetimi

            Ülke yönetiminde söz sahibi olmak için kararlı ve sürekli bir çalışma ve etkinlik gerekir. Örgütlü toplumda bu çaba bireysel emek ve çalışmanın ötesine geçmiştir.

            Demokrasinin bir yöntemi de örgütlenmedir. Çoğulcu demokraside toplumdaki her görüşün dile getirilmesi ve yönetime giden yolları kendi görüşlerine açması için örgütlenme hakkı vardır.

            Örgütlenmiş toplumda seçimin değeri ve yararı artar, anlamı büyür.

            Siyasal partiler ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. (1961 Anayasası Mad. 56; 1982 Anayasası Mad. 68)

            Çağdaş demokrasilerde, temsil ve seçim yöntemi siyasal partiler üzerine kurulmuştur. Bu anlayışla gelişmiştir. Bağımsız adaylık olanağı engellenemez. Bireysel politika yapma yolları tıkanamaz. Ancak sistemin ekseni siyasal partilerdir.

            Siyasal partilerde örgütlenme, diğer toplumsal örgütlenmelerle ilişkiler ile bütünleşir ve gelişir. Yürürlükteki Anayasa, bu demokratik gerçeği gözardı etmiştir. Siyasal partileri kuşatan yasaklar ve kısıntılar kaldırılmalıdır.

            Seçim sistemi

            Seçim sistemi denince anlaşılan, ilkin seçmen oylarının, milletvekilliğine nasıl dönüştüğünün hesaplanması yöntemidir.

            Ancak seçim bundan ibaret değildir. Daha uzun bir süreç, daha karmaşık bir işlem ve eylemler bütünüdür.

            Seçim, siyasal hakların düzenlenmesinden, kullanımından başlayarak;  temsilcilerden oluşacak yasama organının kuruluşuna; temsilci sayısına, seçim çevrelerinin oylama biçiminin ve seçim yönetiminin belirlenmesine kadar gider. Seçmen oylarının, milletvekilliklerine nasıl dönüşeceği de bu sürecin içindedir.

            Bu işlemlerin tümü, "geniş anlamda seçim sistemi"ni oluşturur.

            Kullanılan oylara göre kimlerin temsilci seçildiklerini belirlemeye yönelik hesaplama yöntemleri ise "dar anlamda seçim sistemleri" olarak adlandırılmaktadır.

            Tartışmayı yaymamak amacıyla dar anlamda seçim sistemi konusu üzerinde duruyoruz. Seçme hakkından başlayarak, seçilme hakkı ve yöntemleri, partilerin adaylarının saptanması, seçmen kütükleri, seçimin yönetim ve denetimi, oylama, sayım, döküm ve yurt dışındaki yurttaşların siyasal hakları konuları üzerindeki görüşlerimizi başka forumlara bırakmayı doğru buluyoruz.

            Seçmen iradesinin yansıtılması ve Meclis'e girecek temsilcilerin saptanması yöntemleri

            Ülkemizde çok partili düzene geçildiğindenberi çeşitli dönemlerde çeşitli seçim yöntemleri uygulanmıştır.

            a) Geniş çevreli - listeli - çoğunluk sistemi (1946, 1950, 1954, 1957),

            b) Barajlı (%5) d'Hondt Sistemi (1961),

            c) Ulusal Artık Sistemi (1965),

            d) Barajsız d'Hondt sistemi (1969, 1973, 1977)

            e) Daraltılmış seçim çevreli ve yükseltilmiş çifte barajlı oransal temsil sistemi - karma - (1983, 1987, 1991)

            Bugün yürürlükte olan ve 1987, 1991 seçimlerinde kullanılan karma sistemle ilgili görüşlerimizi ve eleştirilerimizi konuşmamızın başında belirtmiştik:  "Bu seçim sistemiyle bir daha seçim yapılmamalıdır."

            1950, 1954, 1957 seçimlerinde uygulanan çoğunluk sisteminin demokratik temsile olanak vermediği açıkça belli olmuştur. Ülkemizin deneyimlerinden bir sonuç çıkarabilmek için 1961-1980 döneminde uygulanan sistemleri irdelemek yerinde olacaktır.
 

            1961-1980 DÖNEMİNDE SEÇİM SİSTEMLERİ VE SONUÇLARI

                                        Oy                                                                          Uygulanan
                                     Oranı                Mv.            Sandalye            Seçim
Yıl            Partiler              %            Sayısı                  Oranı            Sistemi
1961            CHP           36.7                 173                    38.4            Barajlı
                    AP               34.8                 158                    35.1            d'Hondt
                    CKMP         14.0                   54                     12.0            Sistemi
                    YTP             13.7                   65                     14.2 
                    Diğerleri       0.8                     -                           - 

1965            AP              52.9                  240                    53.3            Ulusal
                    CHP           28.7                  134                     29.8            Artık
                    MP               6.3                     31                       6.9            Sistemi
                    YTP              3.7                     19                       4.2 
                    TİP               3.0                     15                        3.3 
                    CKMP         2.2                     11                        2.4 
                    Diğerleri      3.2                       -                           -

1969           AP              46.5            256                            56.8            Barajsız
                  CHP             27.4            143                            31.8            d'Hondt
                  CGP               6.6              15                              3.3            Sistemi
                  MP                  3.2                6                              1.3 
                  MHP               3.0                1                              0.2 
                  TBP                 2.8               8                              1.8 
                  TİP                   2.7               2                               0.4 
                  YTP                 2.2               6                                1.3 
                  Diğerleri         5.6             13                                2.9 

1973          CHP             33.3            185                               41.1            Barajsız
                  AP                29.8            149                               33.1            d'Hondt
                  DP                11.9              45                               10.0            Sistemi
                  MSP             11.8              48                               10.7 
                  CGP               5.3              13                                 2.9 
                  MHP              3.4                3                                  0.7 
                  TİP                 1.1                1                                  0.2 
                  Diğerleri        2.8                6                                  1.3 
 
 

1977         CHP            41.4              213                                47.3            Barajsız
                 AP                36.9              189                                42.0            d'Hondt
                 MSP               8.6                24                                   5.3            Sistemi
                 MHP             §6.4                16                                   3.6 
                 CGP               1.9                  3                                    0.7 
                 DP                  1.9                  1                                    0.2 
                 Diğerleri         2.5                  4                                    0.9 

Kaynak: Prof. Dr. Oya Araslı, Seçim Sistemi Kavramı ve Türkiye'de Uygulanan Seçim Sistemleri sy. 273

            Bu tablo üzerinde yapılan inceleme ve değerlendirmenin verdiği sonuç şudur: 1965 seçimlerinde uygulanan ulusal artık sistemi, demokratik temsili en iyi biçimde sağlayan yöntemdir. Partilerde örgütlenen çeşitli görüşleri kapsayan ulusal irade çok az bir sapma ile meclise yansımıştır. Seçimde adalet bakımından en uygun yöntem budur. Ancak çeşitli ülkelerde de eleştirildiği gibi, yararlılık ilkesi bakımından temsilciliklerin dağılması sonucunu vermektedir. 1965 seçiminde en çok oy alan parti % 50'nin üzerinde oy aldığı için istikrarsızlık sonucu vermemiştir. Ancak diğer seçimlerde elde olunan sonuçlara bu yöntem uygulansa idi, meclisten istikrarlı bir hükümet çıkması olasılığı zayıflayacaktı. Koalisyon hükümetleri, çoğulcu demokrasinin bir gereğidir. Bu nedenle koalisyonları sistemin zayıflığı diye göstermek doğru değildir. Ne var ki, çok sayıda ve marjinal türden partilerin de temsil edildiği bir mecliste hükümet bunalımına yol açabilecek dağılımların oluşması süreklilik kazanırsa bundan rejimin zarar göreceği kabul edilmektedir. Bu nedenle oransal  - nispî - temsil yöntemi bazı değişikliklerle uygulanmıştır. D'Hondt  ve Barajlı d'Hondt  bu yöntemin yararlılık - istikrar - arayışı ile birleştirilmesi ve bağdaştırılması çabasıdır.

            1961 seçimlerinde - dönemin özelliği de olsa - başlıca dört parti aldıkları oyla - adil oranlarla - yasama meclisinde temsil edilme olanağına kavuşmuştur. Bu yöntemde, baraj nedeniyle meclise giremeyen partilerin oyları diğer partilere adil biçimde dağılmaktadır. Sistemi uygulayan İsveç ve Almanya gibi ülkelerde baraj % 4, % 5 gibi makul düzeylerde tutulmaktadır. Bu düzeyde bir barajın seçim adaleti ile yararlılık ilkesini dengelemek bakımından verimli olduğu kabul edilmektedir.

            Ulusal artık sistemi partilerin çoğalması sonucunu vermektedir. Ülke genelinde seçim katsayısının üzerinde oy alan her partinin temsilcilik elde etmesi, ilkesel görüşlerin yanısıra kişisel  nedenlerle  partileşmeyi de özendirmektedir. Özellikle marjinal  partilerin çoğalmasının sakınca yaratabileceği düşünülmektedir. Bu bakımdan  düşük bir ülke barajı, daha güçlü, daha geniş seçmen kitlelerine yönelebilen partileri geliştirmektedir.

            Sonuç olarak; demokrasi geleneği bakımından gelişmiş batı ülkelerinde başarılı biçimde uygulanan oransal temsilin düşük barajlı bir d'Hondt yönteminin ülkemizin demokratik deneyimi ile de doğrulandığı ve verimli olacağı görüşünde birleşiyoruz.
 

       DEMOKRATİK SOL PARTİ
            Faruk SIRAKAYA(*)

            A) TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE SEÇİM SİSTEMLERİ
            1- Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra çeşitli seçim sistemleri uygulanmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

            a) İllerin seçim bölgesi olarak kabul edildiği iki dereceli seçim (1923-1935) (Burada sadece erkekler oy kullanmıştır.)

            b) Kadın ve erkek tüm seçmenlerin katıldığı iki dereceli seçimler (1935-1943)

            c) Yargıç güvencesinin ve gizli oy, açık tasnif ilkesinin uygulanmadığı çoğunluk temeline dayanan ilk tek dereceli seçim (1946)

            d) Yargıç güvencesinin sağlandığı, gizli oy ve açık tasnif ilkesine dayanan çoğunluk sistemiyle yapılan tek dereceli seçimler (1950-1957)

            e) Nispi temsil ilkesinin uygulandığı seçimler (1961-1977). Sadece 1965 seçiminde partilerin artık oyları da değerlendirilmiştir. 1977 Seçimlerinde uygulanan Barajsız d'Hondt Sistemi hemen hiç şikayet edilmeyen sistemdir.

            B) 1982 ANAYASASI'NDAKİ ENGELLER
            Olağan dışı koşullar altında ve toplumun özgür katılımına olanak vermeyen bir ortamda hazırlanarak uygulamaya konulmuş bulunan 1982 Anayasası'nın çağdışı kaldığı ve bazı maddelerinin uygulanamaz duruma geldiği bellidir. Bu durumda yeni bir anayasa hazırlanması zorunludur. Ancak, seçmen iradesini tam olarak yansıtmayan bir meclis yapısı ile ulusal iradeyi ve uzlaşmayı yansıtacak yeni bir anayasa hazırlanmasının güçlüğü de bir gerçektir.

            Bu nedenle bugünkü Meclis yapısı ile mümkün olabildiği ölçüde ve ivedilikle Anayasa'nın seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları ile yasama organını düzenleyen bir takım maddelerinin öncelikle değiştirilmesi ve bu çatı kurulduktan sonra seçmen iradesini TBMM'ne doğru olarak yansıtacak yeni ve hakça bir seçim sistemi hazırlanarak yürürlüğe konmalıdır.

            1) Madde 68: Partilerin yan kuruluş ve vakıf kurabilme yasağı maddeden çıkarılmalıdır. Yüksek öğretim üyelerine ve öğrencilerine parti üyeliğini yasaklayan hüküm kaldırılmalı, parti üyeliği için 18 yaş tabanı yeterli bulunmalıdır. Çoğulcu ve katılımcı demokrasi uzmanlara ve öğrencilere yasaklar ve sınırlamalar getirilerek geçerlik kazanamaz ve gelişemez.

            2) Madde 69: Partilerin başka kuruluşlarla işbirliği yasağı kaldırılmalıdır. 9'uncu paragraftaki "Türkiye'nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü" ibaresine "ulusal birliği" ibaresi de eklenmelidir.

            3) Madde 76: Gençliğin etkisinin, etkinliğinin ve katılım isteğinin çok arttığı bir çağda ve hele nüfusunun % 66'sı otuz yaşın altında olan bir ülkede, milletvekilliği için 30 yaş tabanı çok yüksektir. Onun için milletvekili seçilme yaşı 30'dan 25'e indirilmelidir.

            4) Madde 77: Herşeyin ve kamuoyunun çok hızlı değiştiği çağımızda TBMM dönemi için beş yıl çok uzun bir süredir. Zaten uygulanamamaktadır. Onun için seçimler dört yılda bir yapılmalıdır.

            5) Madde 78: "TBMM üyeliklerinde boşalma olması durumunda ara seçime gidilir" hükmü maddeden çıkarılmalıdır. Ara seçim nispî temsil sisteminin mantığına aykırıdır. Milletvekilliği boşaldığında ara seçim yapılmak yerine aynı partinin seçilememiş adaylarından en yüksek oy alan ile veya o partinin yetkili organınca belirlenecek bir kimse ile veya yedek olarak seçilecek milletvekili ile doldurulabilir.

            6) Madde 82: Bu maddede "Kamu kuruluşları niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar ve bunların üst kuruluşlarının ve bunların katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında" görevli bulunan veya bunların vekili olan kimselerin aynı zamanda milletvekili olabilmeleri yasaklanıyor. Şirket veya holding yöneticileri ve avukatları aynı zamanda milletvekili olabilirken, sendika veya meslek odası kuruluşlarının ya da bunların ortak oldukları teşebbüslerin yöneticilerine, denetçilerine milletvekilliği yasaklanmakla, aslında, örgütlü toplum kesimlerinin mecliste temsili önlenmiş olmaktadır. Çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi büyük ölçüde engelleyen bu hüküm Anayasa'dan çıkarılmalıdır.

            C- DİĞER YASALARDAKİ DEĞİŞİKLİKLER
            1- 2839 Sayılı Milletvekili Seçim Kanunu'nun;

            • Her il bir seçim çevresi kabul edilmelidir.

            • İllerin (seçim çevrelerinin) çıkaracağı milletvekili sayısı yapılacak seçimler için güncelleştirilen seçmen sayısına göre belirlenebilecek biçimde değiştirilmelidir.

            • Ara seçimi  öngören 7'inci maddesi kaldırılmalıdır.

            • 10'uncu maddesinde seçilme yeterliliği 25'e indirilmelidir.

            •16'ncı maddesindeki partilerin işbirliği ve birlikte aday gösterebilme engeli kaldırılmalıdır.

            • 33'üncü maddesindeki % 10 genel baraj % 5'e indirilmelidir.

            • 34'üncü maddesindeki seçim çevresi barajı tümüyle kaldırılmalıdır.

            2- 2972 sayılı Yerel Yönetimler Seçim Yasası'nın;

            • 2'inci maddesi; belediye ve il genel mecilisi seçimlerinde onda birlik baraj sistemi kaldırılarak nispî temsil esasına göre değiştirilmelidir.

            • 8'inci maddedeki Yerel Yönetim Seçimlerinin 4 yılda bir ve milletvekili seçimleri ile birlikte yapılmasını sağlayacak biçimde değiştirilmelidir.

            • 10'uncu maddesindeki kontenjan adayı sistemi kaldırılmalıdır.

            3- 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasası;

            • Siyasi Partilere yapılan hazine yardımı yaygınlaştırılmalı ve hakça olmalıdır. Siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları denetime alınmalı ve eşitlik sağlanmalıdır.

            • Adaletsiz seçim sisteminin unsurlarından olan kontenjan adaylığı ile ilgili hükümler Siyasi Partiler Yasası'ndan çıkarılmalıdır.

            4- 298 Sayılı seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkında yasa;

            • Seçmen yaşı 18'e indirilmelidir.

            • Yüksek Seçim Kurulu'na doğrudan yaptırım kararları alabilecek ve suç duyurusunda bulunacak yetkiler verilmelidir.

            • Seçim dönemlerinde radyo ve TV'larda seçime katılan partiler arasında propaganda eşitliği sağlanmalıdır.

            • Seçmen yazımlarının sürekliliği, doğruluğu ve mükerrer oy kullanmayı önleyecek düzenlemeler yapılmalıdır. Oy sayımlarındaki yolsuzlukları önleyecek hükümler getirilmelidir.

            5- 2954 Sayılı TRT  Yasası;

            Siyasi partilerle ilgili haberlerde grubu olan-olmayan ayrımı ortadan kaldırılmalı, 20'inci maddesi bu doğrultuda değiştirilmelidir.

            D) YÜRÜRLÜKTEKİ SİSTEM VE SONUÇLARI
            12 Eylül rejimi çok adaletsiz bir seçim sistemi getirmişti. Bu seçim sisteminde, seçmen tercihi ile TBMM arasına iki yüksek engel konuluyordu: Yüzde 10 genel baraj engeli ve her seçim bölgesinde ayrıca yüzde 20-50 bölge barajı engeli... Bu engelleri aşamayan partiler, TBMM'nde temsil edilemiyordu. Örneğin bir seçim bölgesinde en yüksek oyu alıp birinci parti durumuna gelen bir parti eğer ülke düzeyinde enaz yüzde 10 oy alamamışsa, hiç milletvekili seçtiremiyor; o partinin hakkı olan milletvekillikleri başka partilere gidiyordu. Yüzde onluk genel barajı aşan, fakat belirli bir seçim bölgesindeki oy oranı % 20'nin altında kalan bir parti de, bir milletvekilliğini hak etse bile, bu haktan yoksun kalıyordu.

            Böylece çok oy alan partiler aşırı ölçüde kayırılmış, iki-üç partiden fazlasının Meclise girmesi çok güçleştirilmiş oluyordu.

            a) Sistemin sonuçları amaçlara ters düşüyor
            Bu adaletsiz seçim sistemiyle iki amaç güdülüyordu:

            1- Koalisyon Hükümetlerini önlemek;

            2, Sağın ve solun uç partilerinin Meclis'e girmesini, siyasal yaşamda etkili duruma gelmesini ve hükümetlerin kuruluşunda veya Meclis oylamalarında anahtar rolü oynamasını önlemek.

            Fakat sistem bu gerekçelerin ardındaki mantığa ve amaçlara ters düşen sonuçlar verdi.

            "Koalisyon Hükümetlerini önlüyoruz" denilirken, sağın ve solun önde gelen partileri kendi içlerinde birer koalisyona dönüştürüldüler.

            Çünkü, uygulanan yüksek oy barajlarını aşabilmek uğruna bu partiler, doğrultu veya ideoloji tutarlılığı gözetmeksizin, her gelene kapılarını ardına kadar açtılar.

            Anavatan Partisi, "dört eğilimi" de kendi saflarında toplamaya çalıştı. "Dört eğilim"in içine, dinci veya aşırı tutucu sağ; kendini "milliyetçi" diye tanımlayan faşist eğilimli sağ; ılımlı veya bazılarınca "liberal" gibi gösterilen sağ ve ılımlı sol, hatta solun etnik ayrıcalık güden bazı kesimleri giriyordu.

            Sosyaldemokrat Halkçı Parti de, "benim kapım Mevlana dergahı gibi solun her türüne açıktır" deyip, tüm fraksiyonları, o arada etnik veya dinsel ayrımcılık güdenleri, kendi saflarına buyur etti.

            Sağın ve solun uç kesimlerinde yer alan kimselerden bir çoğu da, seçim sistemi yüzünden kendi doğrultularında parti kurmanın, kurabilseler bile öyle partilerle Büyük Millet Meclisi'ne girebilmenin güçlüğünü göze alamadıkları için, bu çağrılara uydular ve büyük ölçüde ANAP'la SHP'ye doluştular.

            Sayıları az olsa bile, dayanışmaları ve örgütlenme yetenekleri  ile, kapılandıkları her iki partinin yönetimlerine ve politikalarına, gerçek güçlerinin çok üstünde ağırlık koyabildiler.

            Böylece, sağın ve solun uç kesimlerinin kurabilecekleri küçük partiler Meclis'e giremediler; ama o kesimlerin ideolojileri, iktidar ve ana muhalefet  partileri yoluyla, Meclis'e, siyasal yaşama ve devlet yönetimine büyük ölçüde yansımış oldu.

            Üstelik, yapıları çok karmaşık ve tutarsız duruma geldiği için, gerek iktidar gerek ana muhalefet  partileri, belirgin birer doğrultu belirleyemez oldular, tutarlı politikalar üretemediler ve geniş toplum kesimlerine güven veremediler.

            DYP'de her konuda olduğu gibi bu konuda da seçim meydanlarındaki sözlerini unuttu, bu konuda da ANAP'ın izleyicisi durumunda, ANAP'ın sistemi daha adaletsiz, öyle ki ülke bütünlüğünü, ulusal birliği ve rejimi tehlikeye sokacak hale getirme düşüncelerine karşı çıkmamaktadır. Bu yüzden DYP de toplumun güvenini kazanamadı. Bu iki merkez sağ parti de, hala sağın iki uç kesiminden medet ummaktadırlar. Bu  konuda birbirleri ile yarışmaktadırlar. Ancak görüyoruz ki ANAP da DYP de hızla ayrışma noktasında, kendilerine kapılanmış sağ uç kesimler asıl partilerine RP'ye ve MHP'ye dönmektedirler. Hem de bu iki partinin asıl tabanı merkez sağ oyları da yanlarına alarak dönmektedirler.

            Görüldüğü gibi sistem amacının tersini gerçekleştirmiş, %20-%25 oyla iktidara gelme olanağı veren bu sistemle meclise sokulmak istenmeyen sağ uç partiler iktidar olma aşamasına gelmiş, oyları bu düzeylere yükselmiştir. Sağ uç partiler de bu oranda oylarla iktidar olma peşindedirler. Bu oranlar iştahlarını arttırmakta, iktidara gelebileceklerine inandırıcı olmaktadırlar. Tehlike çanları çalmaya başlamıştır.

            Bu sistemden yararlanan SHP ise tümü ile tükenme noktasındadır. 1991 seçimlerinde Meclis'e taşıdıkları etnik ayrılık güdenler 1994 yerel seçimlerinde, rejim karşıtı olduğu için kendilerine daha uygun gördükleri RP'ye destek olmuşlar ve günümüzde de destekleri sürmektedir. SHP'nin, sol adına yaptığı bu büyük ve bağışlanamaz yanılgısının yanında, yolsuzluk yönünden de sağ partilerden geri kalmadığı ve halkın ve ülkenin sorunlarına çözüm üretemediği ortaya çıkınca tükenme noktasına gelmiştir.

            SHP'nin sol üzerindeki bu koyu gölgesi kalktıkça merkez sol oylar ve sağ partilerin tabanına itilmiş sol oylar ile sağın uç kesimlerine gitmek istemeyen merkez sağ oylar DSP'ye yönelmektedirler. Ülkemiz ve demokratik rejim açısından bu durum sevindiricidir, güven verici bir gelişmedir. Sağ uç partilere karşı demokratik sol düşünce iktidar alternatifi haline gelmektedir. Ancak DSP böyle %20-%25 oylarla iktidar olmanın ülke ve rejim yararına olmadığı görüşünün doğruluğuna inanmakta ve bu adaletsiz sistemin değiştirilmesinden yanadır. %20-%25 oylarla iktidar olabilme olanağı mutlaka ortadan kalkmalıdır. Her partinin ancak aldığı oy oranında milletvekili çıkarması sağlanmalıdır. Bu takdirde uç partilerin oylarının artışı kendiliğinden duracak ve hatta 3-5 puan kendiliğinden gerileyecektir.

            b) 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Yasasının 4'üncü Maddesi Anayasanın seçimde eşitlik ilkesine aykırıdır:

            Anayasanın 67'inci maddesinin ikinci fıkrası seçimlerin eşit olmasını öngörmektedir. Bu eşitliğin öncelikle oyların gücünün aynı olmasında, daha açığı ülkenin her yerinde aynı sayıda oyun aynı sayıda milletvekili seçebilmesinde aranacağı kuşkusuzdur. Halbuki 2839 sayılı milletvekili seçimi yasasının 4'üncü maddesine göre illerin çıkaracağı milletvekili hesabında bu eşitlik açıkça bozulmuştur.

            Örneğin Şırnak ilinde seçmen listesinde yazılı 28.849 oy ile bir milletvekili seçilebildiği halde İstanbul'da 99.199 oy ile bir milletvekili seçilmektedir. 1991 seçimlerinde seçmen listesinde yazılı toplam seçmen 29.979.123'tür. Milletvekili sayısı ise 450'dir. Buna göre ülkenin her ilinde ortalama 29.989.123/450=66.620 oy ile bir milletvekili seçilmesi gerekir. Buna göre karşılaştırmalı hesap yapıldığında halen uygulanan sistemde büyükşehir ve gelişmiş illerin milletvekillerinin küçük illere aktarıldığı görülmektedir. Bunun sonucu sosyal uyanışın yoğun olduğu siyasi bilincin bulunduğu, illerin etkinliği, gücü azalmaktadır. Sadece üç büyükşehirin çıkaracağı milletvekilinden İstanbul'da 14, Ankara'da 6, İzmir'de 5 olmak üzere toplam 25 milletvekili küçük illere aktarılmaktadır. Türkiye genelinde bu sayı 37'ye yükselmektedir. İşin asıl ilginç yönü de gelişmiş illerde sol oylar  diğer illere göre daha yoğun olduğundan sol oylar bu yüzden de parlamentoya gücü oranında yansımamaktadır. Nüfus sayımından sonraki göçler bu sonucu doğurmaktadır.

            Bu nedenle 2839 sayılı yasanın 4'üncü maddesi nüfus esası yerine, yapılacak seçimler için güncelleştirilen liste esas alınarak seçmen esasına göre değiştirilmelidir.

            c) 2972 Sayılı Yasadaki ondabirlik baraj uygulamalı sistem yerel yönetimlerde de azınlığın idaresine hatta denk düşerse %10'dan bir oy fazla almış partinin idaresine neden olmakta:

            10 partinin seçime girdiği beldede 8 partinin herbiri %10'ardan % 80, bir parti % 9.999, bir partide sadece %10.1 oy alsa bu son parti o beldenin belediye meclisi veya o ilin il genel meclisi üyelerinin tümünü çıkarmaktadır. Diyelim geçerli oyların sayısı 100.000 olan bir ilçede veya beldede seçime giren 10 partiden 8'i 10.000'er, 9'uncu 9.999, 10'uncu partide 10.001 oy almış ise bir tek oy ile o ilçenin 5 adet il genel meclisi üyesinin 25 adet belediye meclisi üyesinin tümünü çıkaracaktır.

            Bu örnek uygulanan sistemin ne derece antidemokratik ve Anayasa'ya aykırı olduğunu göstermektedir.

            Bu nedenle 2972 sayılı yasanın 2'inci maddesinin 2'inci fıkrası 23'üncü maddesi barajsız nispî temsili sağlayacak biçimde değişmelidir.

            d) Halk çoğulculuktan yana, seçmen yasa yoluyla da olsa, iradesinin adaletsiz hale getirilmesini kabul etmiyor:

            Türk seçmeninin yürürlükteki seçim sistemini benimsemediği bellidir. Bu seçim sistemiyle Türk siyasal yaşamını iki üç partili bir sistemin kalıbına dökmek amaçlandığı halde, Türk seçmeni o dar kalıba girmeyi reddetmektedir. Bunu % 10 genel oy barajına, il düzeyindeki seçim çevrelerinin 5 milletvekilliği için dar bölgeleştirilmiş olmasına ve yüksek oranlı seçim çevresi barajlarına, oyların boşa gider propagandasına karşın 7 partiye oy vererek göstermiştir. Bugün gerek TBMM'inde, gerek  meclis dışında daha çok sayıda parti vardır. Seçmen bir, parti içinde koalisyon yerine değişik görüşlerin partiler halinde temsilini ve bunların temsilcilerinin meclisi oluşturmasını mecliste uzlaşarak ülkeyi yönetsinler istemektedir.

            1965 yılında da tersine yasal düzenleme, milli bakiye sistemi getirilmiş. Buna rağmen seçmen Adalet Partisi'ne % 54 oy vererek iradesine karışılmayı kabul etmemiştir.

            Bu iki örnek toplumun çoğulculuğu benimsediğini ve iradesine yasa yoluyla bile karışılmasını, adaletsiz hale getirilmesini istemediğini açıkça göstermektedir. Bu nedenle yasal karışmalara direnmektedir. Buna saygı duyulmalıdır.

            e) Dar bölge ve iki turlu seçim ülke bütünlüğünü, ulusal birliği, demokrasimizi ve rejimi tehlikeye sokar.

            Mevcut adaletsiz sistemle bile, halkın çoğulculuk iradesinin kırılamadığı ortaya çıkınca, halkı iki üç partili dar kalıba dökemeyenler bu kez dar bölgeye, ikinci turlu seçime sokmak istemektedirler. Başta ANAP olmak üzere merkez sağ partiler, 27 Mart 1994 yerel genel seçimlerinden sonra başta Refah Partisi olmak üzere sağ uç partilerin gelişmesi üzerine bu gelişmeyi önleyecek, durduracak çaba yerine bir yandan parti içinde bu eğilimdeki insanlarla koalisyonu devam ettiriyorlar, o parti eğiliminde görünmeye çalışıyorlar, bir yandan da bu gelişmenin ürkütücülüğünü ileri sürerek dar bölgeli iki turlu seçim öneriyorlar. Bu öneri tur atlayamayan partilerin seçmenlerinin ikinci turda, ikinci tura çıkan partilere oy vereceği ve eğer ikinci tura kalan partilerden biri uç parti ise bu partiye oy vermeyeceği varsayımına dayanmaktadır. Ancak;

            • Tur atlayamayan partiler kendi seçmenine ikinci tura katılmamalarını, ceza tehdidi varsa katılıp geçersiz oy vermelerini önerirler ve bu partilerin seçmeni bu öneriye uyarsa, ki barajlara ve boşa gidecek propagandasına rağmen oy veren seçmen buna uyacaktır, ne değişecek? Bu takdirde ikinci tura katılan partiler ilk turda aldığı oylarla ya da buna yakın oyla oransal olarak % 50 oy alarak seçim kazanmış olacaktır. Kazanan gerçek gücünün üstünde yapay bir güç ve iddia kazanacaktır. 

            Görüldüğü gibi dar bölge ve iki turlu seçim rejim üzerinde kumar oynamaktır.

            • Ülkemizde genel olarak sağ oyların % 65-70, sol oyların % 30-35 olduğu kabul edilmektedir. Dar bölge nedeniyle mahalle ve kasaba bazına inecek seçim mücadelesi ve cepheleşme, tur atlasalar ikinci turda sol partilerin kaybetmesi doğal ve kaçınılmaz olacaktır. Bu da sol düşüncenin tümüyle parlamento dışında kalmasıdır. Demokrasimiz tek bacaklı, sağ bacaklı hale gelecektir.

            Görüldüğü gibi dar bölge ve iki turlu seçim demokrasimiz için de bir kumardır.

            • Dar bölge sistemi, aşırı ölçüde seçkinlerden, güçlülerden veya varlıklılardan, etnik köken ve mezhepçilik, tarikatçılık yapanlardan oluşan bir parlamento ortaya çıkarır. Türk siyasal yaşamında zaten çok düşük düzeyde kalan halk katılımını büsbütün sınırlar. Ağalık bölgelerinde ağalık eğilimlerini arttırır, bölgeciliği, hatta bölücülüğü, mezhepçiliği körükler.

            Görüldüğü gibi dar bölge ve iki turlu seçim ülke bütünlüğü ve ulusal birlik açısından  da bir kumardır.

            • İkinci turda uç partiye oy verilmeyeceği varsayımına da güvenilmektedir. Ya tersi gerçekleşir de ikinci tura kalan uç partiye rey verilirse ve bu uç parti bu yolla çoğunluğu sağlarsa korkulan başa gelmiş olmazmı? Merkez sağ partilerin uç partiler gibi görünme çabası, uç eğilimdekilerle parti içi koalisyona devam edip o eğilimdekileri ön plana çıkarmaları seçmen gözünde bunları korkulur olmaktan çıkarmakta ve aklamaktadır. Seçmenin uç partiler gibi görünen parti yerine asıl uç partiye oy vermesi doğal ve haklı hale gelmektedir.

            Görüldüğü gibi merkez sağ partiler dar bölge ve iki turlu seçim sistemi ile rejim ve demokrasimiz üzerinde bile bile kumar oynamak istemektedirler.

            Sırf siyasal istikrar uğruna bir ülkenin  rejimi, ülkenin bütünlüğü, ulusal birliği ve demokrasi üzerinde kumar oynanamaz.

            Halkın çoğulculuk anlayışına saygı gösterilmeli, katılımı önlenmemeli, seçmenden zorla siyasal eğiliminden özveri istenmesi yerine bu özveri seçilenlerden istenmelidir. Seçilenler uzlaşmalıdır.

            E) DSP'NİN SEÇİM SİSTEMİ PROJESİ
            Buraya kadar belirttiğimiz gözlemlere, gerçeklere ve düşüncelere dayanarak, şimdi, Demokratik Sol Parti'nin "Seçim Sistemini Adilleştirme Projesi"ni, teknik ayrıntılara girmeksizin, özet olarak sunuyoruz.

            Bağdaşlaştırılması gereken amaçlar
            Milletvekili seçimiyle ilgili seçim sistemi adilleştirilirken,

            1- Ulusal iradenin gerçeğe yakın bir ölçüde Meclise yansıması;

            2- Koalisyon zorunluluklarıyla karşılaşma olasılığından korkmamakla birlikte, yüzde 45'e yakın oy alabilen bir partinin Meclis'de tek başına yeterli çoğunluk sağlayarak hükümet kurabilmesi;

            3- Meclis içindeki muhalefetin, iktidarı etkin biçimde denetleyebilecek kadar güçlü ve ağırlıklı olabilmesi;

            4- Gerek sağın gerek solun uç kesimlerindeki partilerin de Meclis'de temsil edilebilme olanağına, en azından umuduna kavuşabilmeleri;

            bir arada ve dengeli biçimde gözetilip bağdaştırılabilmelidir.

            Tek ve düşük baraj
            Bunları bağdaştırıp bir arada gerçekleştirebilmek için en uygun oy barajı, yüzde dört veya beştir. Oy barajı tek ve genel olmalıdır ve bu oranların üstüne çıkmamalıdır.

            Zorunlu ve ayrıcalıklı kontenjan garabeti de kaldırılmalıdır.

            Oylara göre milletvekilliklerinin partilere dağılımını belirleyici aritmetik formüller de, yine, yukarıda belirttiğimiz dört amacı bağdaştırıp bir arada gerçekleştirecek nitelikte olmalıdır.

            Dar bölgeye yöneliş önlenmeli
            Her il bir seçim çevresi olmalıdır. Yeni iller kurularak veya iller bölünerek seçim çevrelerinin dar bölge sistemine yaklaşacak ölçüde küçültülmesi önlenmelidir. Dar bölge sisteminin sakıncaları, bu sistemi uzun süredir uygulayan İngiltere'de bile kabul edilmeye başlanmıştır. Türkiye gibi bir ülkede ise, İngiltere'dekinden çok daha sakıncalı sonuçlar doğurur. Aşırı ölçüde seçkinlerden, güçlülerden veya varlıklılardan oluşan bir parlamento ortaya çıkarır. Türk siyasal yaşamında zaten çok düşük düzeyde kalan halk katılımını büsbütün sınırlar; kişileri partilerden güçlü kılar ve parti disiplini sağlanmasını da, parti doğrultularının korunabilmesini de çok zorlaştırır; yarı feodal bölgelerde ise feodallik eğilimlerini arttırır, bölgeciliği, hatta bölücülüğü körükler.

            Dört yılda bir genel seçim
            Milletvekili genel seçimleri, beş yılda bir yapılmak yerine, 1980 öncesinde olduğu gibi, dört yılda bir yapılmalıdır. Beş yılda bir genel seçim kuralının Türkiye gerçeklerine uymadığı şuradan belli ki, bu kural kabul edildiğinden beri Türkiye hemen her yıl seçim yapılan veya sandık başına gidilen bir ülke olmuştur ve her seçimden veya halkoylamasından hemen sonra erken seçim gündeme gelmektedir.

            Kaldı  ki  beş yıl gibi uzun bir dönem iktidar uyuşukluğuna neden olabilir.

            Ara seçim yerine yedek milletvekilliği
            Milletvekili ara seçimleri yerine, yedek milletvekilliği sistemi benimsenmelidir.

            Boşalan milletvekilliklerinin ara seçimlerle doldurulması, nispî temsilin doğasına aykırıdır. O nedenledir ki nispî temsil sistemini benimseyen ülkelerin çoğunda, ara seçimler yapılmamakta, boşalan parlamento üyeliklerinin yeri, ayni partiden yedeklerle doldurulmaktadır.

            Ara seçim, nispî temsilin doğasına şu nedenle aykırıdır: Bir milletvekili hangi partiden seçilmiş olursa olsun, eğer kamuoyunda ve seçmen eğilimlerinde olağanüstü bir değişiklik yer almamışsa, o milletvekilinden boşalan üyelik için ara seçim yapıldığında, onun yerini, bölgenin en güçlü partisinden bir aday almaktadır. Bu da büyük adaletsizliğe neden olmaktadır.

            Bu adaletsizliği şöyle bir örnekle gösterebiliriz. Diyelim ki altı milletvekili ile temsil edilen bir seçim bölgesindeki genel seçimlerde (A) partisinden beş, (B) partisinden bir milletvekili seçildi... (B) partisinden seçilen milletvekilinin yeri boşalırsa, ara seçim yapıldığında, nispî temsil değil, fiilen çoğunluk  veya tek üyeli dar bölge sistemi işlerlik kazanacağı için, (B) partisi eski oy oranını korusa bile, (A) partisinin adayı seçilecektir. Böylece (B) partisinin hakkı olan milletvekilliği (A) partisine geçmiş olacaktır.

            Bu tür adaletsizlikleri önlemek için başta Federal Almanya ve İskandinav ülkeleri olmak üzere, nispî temsil sisteminin uygulandığı ülkelerden çoğunda belirli bir partiden seçilen milletvekilinin yeri boşaldığında, o yeri, aynı partinin, seçilememiş adaylarından en yüksek oy almış olan kimse veya partinin yedekler listesinde en yüksek oyu almış olan kimse doldurmaktadır.

            Ara seçim yerine yedek milletvekilliği ilkesinin benimsenmesi ülkenin sık sık seçim ortamına girmesini veya boşalan üyeliklerin uzun süre boş kalmasını önlemek bakımından da gereklidir.

            Sık sık seçim ortamına gidilmesi, iktidarların uzun vadeli politikalar izlemelerini önlemekte ve seçim ekonomisini sürekli duruma getirmektedir.

            Ara seçimlerin gecikmesi durumunda ise Parlamento çalışmaları aksamakta ve özellikle az sayıda milletvekiliyle temsil edilen bölgelerin halkı mağdur durumda kalmaktadır.

            Üstelik, ara seçimler, boşalan birkaç üyeliğin doldurulması için, binlerce görevlinin seferber olmasına ve büyük masraflara mal olmaktadır.

            Bu gerekçelerle, Türkiye'de de, artık, ara seçim yerine, yedek milletvekilliği yöntemi benimsenmelidir.

            Kaldı ki, ülkemizde bu gelenek, zaten yerel yönetimlerde yerleşmiş durumdadır.

            Yurtdışındaki seçmen, konsolosluklarda oy kullanabilmeli

            Yurtdışındaki seçmenlerin oy kullanabilme hakkı, ülkemizde, çok uygunsuz ve adaletsiz bir sisteme bağlanmıştır.

            Yurtdışındaki seçmenler, ancak seçimlere doğru Türkiye'ye gelebilirlerse, sınır kapılarında oy kullanabilmektedirler. Üstelik, daha adaylar da partilerin seçim bildirgeleri de belli olmadan, yani gözleri kapalı oy kullanmaya başlamaktadırlar.

            Yine bu sistemle, bol maddi kaynağı bulunan partiler, kendi güvendikleri seçmenleri sınır kapılarına getirtebilmek için, uçaklar, otobüsler tutabilirken, dar gelirli partiler kendi seçmenlerini getirememektedirler.

            Öte yandan, Türkiye'nin iç politikasını etkilemek isteyen bazı yabancı ülkelerin veya kuruluşların da, el altından, dışardaki bazı marjinal gruplara, seçimlerde oy kullanabilmeleri için taşıt sağlayabilecekleri gözden uzak tutulmamalıdır.

            Bu adaletsiz ve sakıncalı sistemin yerine, yurtdışındaki seçmenlerin konsolosluklarda oy kullanabilmelerine olanak sağlanmalıdır.

            Radyo ve televizyondan yararlanmada adalet
            Seçimlere katılma hakkını elde eden partilere seçim döneminde, radyo ve televizyondan eşit yararlanma hakkı sağlanmalıdır.

            Bu konuda, hem milletvekili seçimleri hem de yerel yönetim seçimleri için adaletli ve kalıcı bir düzen getirilmelidir.

            Ayrıca, seçimlerde TV'den partilere paralı reklam yayını olanağı da tanınmamalıdır. Çünkü bu olanaktan ancak çok varlıklı partiler yararlanabilmektedir. Bu da büyük adaletsizliktir.

            O arada, seçim kampanyaları dışında da, parlamentoda grubu bulunmayan partilere haber değeri taşıyan çalışma ve açıklamalarını duyurabilme olanağı sağlanmalıdır.

            Parlamentoda grubu bulunan partiler radyo ve televizyondan her gün yararlanabilirken, grubu bulunmayan partilerin bu olanaktan yoksun bırakılmaları büyük haksızlıktır. Kaldı ki yasalarda da, o partilerin çalışma ve açıklamalarına yer verilmesini önleyen hiçbir hüküm yoktur.

            Tersine, TRT, kendi yasasına göre, haber değeri taşıyan her açıklamaya veya olaya haber  bültenlerinde yer vermek ve kamuoyunu yansız biçimde bilgilendirmek zorundadır. Fakat TRT, kendi yasasını yanlış yorumlayarak veya iktidar tarafından yanlış yorumlamaya zorlanarak, bu haksızlığı sürdürmektedir.

            TRT'nin uygulamasındaki bu haksızlık, partilerin seçimlere eşit koşullarda hazırlanabilmelerini de önlemektedir.

            Devlet yardımında adalet
            Oy barajı yüzde dörde veya beşe indirilirken, bu oranları tutturabilmiş partilerin, Meclis'de grup kuramamış olsalar bile, adil ölçüler içinde Devlet yardımından yararlanmaları da güvence altına alınmalıdır. Seçimli yıllarda bu yardımların arttırılması yolundaki uygulama sürdürülmelidir.

            Ayrıca, daha düşük oy almış, fakat seçimlere katılma hakkını elde etmiş partilere veya yeni kurulan ve seçimlere katılma hakkını elde eden partilere de seçimler öncesinde belirli ölçülerde Devlet yardımı sağlanmalıdır.

            Yerel yönetim seçimleri
            Yerel yönetim seçimlerinde zorunlu ve ayrıcalıklı kontenjan kuralı ve oyların ilk yüzde onunun sayılmaması kuralı kaldırılmalıdır.

            Yerel yönetim seçimlerinde adayların adları da oy pusulalarında yer almalıdır.

        DOĞRU YOL PARTİSİ
             İbrahim Yaşar DEDELEK(*)

            Türkiye'de seçim sistemleri 1946'dan beri en çok tartışılan ve en çok eleştirilen bir konu olmuştur. Bugün bile siyasi partilerimiz bu konu üzerinde tartışmaktadır. Ancak aralarında bir uzlaşma sağlanamamaktadır.

            Türkiye'de ilk uygulanan sistem çoğunluk sistemidir. Çoğunluk sistemi ile Demokrat Parti çok sayıda sandalye elde etmiş ve bu şekilde 1960 İhtilali'nekadar tek başına iktidarını sürdürmüştür. Ancak, bu sistemde muhalefette kalan CHP'nin sürekli sisteme itirazı olmuş ve 1960 İhtilâli'nden sonra demokratik hayata geçilirken çoğunluk sistemi halk iradesini tam anlamıyla yansıtmıyor gerekçesi ile bu sistem kaldırılmıştır. Sonraları nisbi temsil, milli bakiye sistemleri seçimlerde kullanılmıştır. Bu sistemler, siyasi partilerde bölünmenin olması ve çok sayıda partinin oluşması nedeniyle koalisyonlar dönemini başlatmıştır.

            12 Eylül'den sonra uygulanan sistem ise ülke ve seçim bölgesi barajlı bir sistemdir ve halende uygulanmaktadır.

            Siyasi partilerimizin seçim sistemleri ile ilgili en çok tartıştığı konu adalet mi, yoksa istikrarmı daha önemlidir konusudur. Elbette her ikiside birbirinden daha önemsiz değildir. Ancak burada oy yüzdesi küçük olan partiler barajlı sistemleri benimsememekte, daha çok nispi temsil esaslı seçim sistemlerine sıcak bakmaktadırlar. Oysa, şu anda halkın istediği ise istikrardır. Yani, koalisyonsuz tek başına bir partinin iktidar olmasından yana bir görüşü benimsememektedir. Neticede, siyasi partilerimizin bir araya gelerek hem adaletli, hemde istikrar sağlayacak bir sistemi ortaya koymaları kaçınılmaz bir gerçektir.

            Doğru Yol Partisi olarak bizler de bu konuda çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Henüz nihai bir sonuca gelmememize rağmen, partimizce benimsenen sistem iki turlu seçim sistemidir. Bu sistemin birinci turunda ülke barajı konulmayacak ve böylece küçük oy yüzdelerine sahip partilerin de katılımı sağlanacaktır. Adı geçen seçim çevresinde oyların % 51'ini alan siyasi parti milletvekillerinin tümünü kazanacaktır. Bu durumda ikinci tur seçimin yapılmasına gerek kalmayacaktır.

            Birinci turda eğer bu nispet sağlanamazsa, en yüksek oyu alan iki parti, ikinci tura geçecek ve ikinci turda aldıkları oy nispetlerine ve nisbi temsil esasına göre milletvekillerini kazanacaklardır.

            Bizim benimsediğimiz iki turlu seçim sistemi "dar bölge" esaslı olmayıp "liste esaslı" iki turlu seçim sistemidir.

            Siyasi partilerin en önemli sorunlarından birisi de aday tesbitleridir. Partilerimizde ön seçim üye bazında, delege bazındav e merkez yoklama olmak üzere üç şekilde yapılmaktadır. Ancak, kayıtlı üyelerin siyasi partilerimizdeki kayıtlarının sağlıklı olmaması ön seçim neticelerine genellikle şaibe düşürmekte, merkez yoklama ise demoratik olmamaktadır. Yani, siyasi partilerin yapısında tesbitler genellikle sıkıntılar doğurmaktadır. Bu nedenle, adayların tesbitini seçmene bırakmak daha faydalı olacaktır. Nasıl olacağı hususunda henüz kesin bir görüş partimizce saptanmmasına rağmen, bu hususta ön görüşünü sunuyorum.

            Birinci tur seçimde, adı geçen seçim çevresinde kaç adet milletvekili varsa bunun üç katı aday isimlerinin, parti sütunlarının altına yazılmasıdır. Seçmen önce patiye mührünü vuracak, daha sonra alttaki aday isimlerinden 1/3 kadar ismin karşısındaki kutuya işaret koyacaktır. Yani 5 milletvekili varsa, 15 isim arasından benimsediği 5 ismi işaretleyecektir. Böylece birinci turda halk ön seçimi de yapmış olacaktır. Bana göre bu daha adil bir yöntemdir. Yine milletvekili sayısının 600 olması benimsediğimiz bir husustur.
            450+150 = 600

            Buradaki 150 milletvekili "Türkiye Milletvekili" adı altında ihdas edilen sayıdır. 150 aday isminin tespiti partilerce yapılarak seçim kurullarına verilecek ve seçim sonuçlarında partilerin aldıkları yüzdelere ve nisbi temsil esasına göre bu değerlendirme yapılacaktır.

            Yeni hazırlanacak bir seçim yasasında siyasi partilerin ittifak halinde seçime girmelerine imkan verecek değişikliğin yapılması faydalı olacaktır.

            Şu anda  partimizce bu husustaki çalışmalar deam etmektedir. Bu sunduğum görüşler ön görüşlerimizdir. Teknik çalışmalar yapılmaya devam etmektedir.

            Neticede, siyasi partilerimizin bir bütün halinde benimsemeyeceği ve bir daha değişmeyerek kalıcı bir sistemin Türk demokratik hayatına yerleşmesi en büyük temennimdir.

            Saygılarımla.

       MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ
            Salih GÖKÇE(*)

            Biz MHP olarak şu andaki seçim sistemini ,yaptığımız tespitler neticesinde beşli bir kombinezon olarak görmekteyiz. Çoğunluk sistemi + Nispî Temsil + d'Hondt Sistemi + Çifte Barajlı yani bölge ve ülke barajları ile ayrıca, tercih ve kontenjan  da eklenince ne idüğü belirsiz ismi dünya seçim sistemleri literatüründe olmayan bir sistem ortaya çıkmıştır.

            1983 yılında demokrasi ve istikrar adına Danışma Meclisi'nin çıkartdığı 2839 sayılı kanunun 33. ve 34. maddeleri ile ülke ve çevre  barajları oluşturulmuştur.

            ANAP iktidarı döneminde 3377 sayılı yasa ve 3403 sayılı yasaların ilgili maddeleri ile bugün Türkiye'ye getirilmek istenen dar bölgeli iki dereceli seçim sisteminin geniş kapsamlı uygulamasıdır. Bunu ortaya atan zihniyet her dönem, iktidardayken iktidarlarını kaybetmek istemeyip, iktidarlarını sürdürmek isteyen zihniyetdir.

            Bunu da demokrasi ve istikrar adına, koalisyonsuz güçlü hükümetler kurmak adına yaptıklarını, Türk kamuoyuna beyan edip kabul ettirmek istemektedirler.

            Acaba istikrar anlayışındaki mantık nedir? Biz bunu tam anlamıyla anlayabilmiş değiliz. Bir ülke yönetiminde istikrar mı önemli, adalet mi?  Adaletsiz istikrarı ve istikrarsız adaleti sağlamak mümkün değildir.

            Bugünkü seçim sistemi adalet ilkesinden yoksundur. Son genel seçim sonrası TBMM'de oluşan tablo ile  istikrardan da mahrum olduğunu görmekteyiz.

            Halbuki kastedilen istikrar, tek partili bir hükümet kurmak ise bugün hükümetde ve devletde istikrarın olmadığını görmekteyiz.

            Şöyle ki; Türkiye 1923'den 1994'e kadar 71 yıldan beri, önce tek partili, daha sonra 1946'dan itibaren çok partili demokratik düzene geçmiş ve uzun süre zarfında toplam 14 yıl ara dönem ve istikrarsız  diye tabir edilen koalisyonlarla yönetilmiş, geriye kalan 57 yıl tek partiler tarafından kurulan ve iktidarları mutlak olan hükümetlerle yönetilmiştir.

            1950 yılına kadar CHP, 1950-60 arası DP, kesintilerle 1963'den 1980'e kadar AP ve 1983-91 yıllarında ANAP iktidarda kalmıştır.

            İstikrar adına yapılmaya çalışılan düzenlemeler bir noktada amacına ulaşmıştır.

            Yukarıda belirttiğimiz gibi genç Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi yaşamı tek parti hükümetlerinin uzun süren yaşamlarıyla dolu.

            Ancak suni düzenlemelerle sağlanan, sun'i istikrarlı hükümetlerin Türkiye'ye ve Türk Milletine çağdaş olması yolunda, muasır  medeniyet seviyesine ulaşmasında, ülkenin sosyo-ekonomik yapısında, sanayisinde,  GSMH'sında sağladığı katkı biraz şüphelidir.

            Sanılmasın koalisyon hükümetleri kurulması taraftarlarıyız.

            Ancak istikrar adına adaletsiz seçim sistemlerinin, ne meclis istikrarı ne hükümet istikrarı ne de toplumsal istikrar sağlamadığı görülmektedir. Doğrudur, hükümet olunmuştur. peki hükümetlerde ve devletde istikrar sağlanmış mıdır? Hayır...

            Çoğunlukla tek  partili hükümetlerle yönetilmemize rağmen 71 yılda 51 hükümet kurulmuştur. Ortalama hükümet etme üresi 1,5 yıldır. İşin garip tarafı bukadar fazla kabine değişikliği, seçim sistemlerinden kaynaklanan istikrarsızlık değil, yasama görevi verilen siyasilerin meydana getirdiği istikrarsızlıktan kaynaklanmıştır.

            Biz seçim sistemleri üzerinde neden tartışıyoruz?

            Parlamentoya göndereceğimiz yasama ve yürütmeyi sağlayacak temsilcilerimizin, Türk Milletini temsil sıfatlarının istediğimiz ölçüde olmasını sağlamak içindir.

            Bugün herkes parlamentodaki temsilcilerimizin belli sosyal sınıflarda yoğunlaştığından şikayetçidir.

            Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan, ülke bütünlüğü ve millet birlikteliğine karşı olmayan bütün insanlarımızın ve siyasi fikirlerin parlamentoda temsilinden yanayız.

            Türk milletini meydana getiren  bütün sosyal dilimlerin temsilcileri Meclis'e girmelidir.

            Oy'un kutsallığı inancıyla, azami derecede oyun boşa gitmeyeceği, bundan önce kullanılmış sistemlerde gözden geçirilerek, bütün partilerimizin ilim heyetimizle bir araya gelmek üzere asgari müştereklerde birleşerek ve bir daha değişmemek üzere partiler ve seçim kanunlarıyla birlikte bir sistemi (Yani vatandaşın verdiği oyu parlamentoya yansıtacak, milletvekili sayısını belirleyen sistem dahil) bütün tali ve ana konuları, yani partiler ve seçim kanununu bir bütünlük içerisinde ayarlayarak değişmemek üzere kesinleştirmek zorundayız.

            Baştan da arz ettiğim gibi oy'un kutsallığına inanarak diyoruz ki:

            Bizim için dağdaki çobanın, köydeki çiftçinin üniversitedeki profesörün, hastanedeki doktorun ve bütün sosyal yapı içindeki insanlarımızın oyları arasında hiç bir fark olmayıp herkesin oyu kutsaldır.

            O halde ülke yönetiminde parlamenter demokrasiye inanıyor isek çeşitli engellemelerle, barajlarla, kutsal diye düşündüğümüz oyu çöpe atmaya demokrasi ve istikrar adına hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu sistemin ortadan kaldırılması ve ilk yapılacak seçimlere  bugünkü sistemle gidilmemesi gerektiğini söylüyoruz.

            ÖNERİLERİMİZ:
            1- Türkiye'de bulunan her il, bir seçim bölgesi olarak düzenlenmeli,

            2- d'Hondt tekniği ile Nispî Temsil sisteminin uygulanması,

            3- Milletvekilliği ve Mahalli İdareler Seçiminin 4 yılda bir ve beraber yapılması,

            4- Bölge barajlarının tamamen kaldırılması. Ülke barajının % 5'i geçmeyecek adaletli bir oranda olması,

            5- Seçmen yaşının 18'e indirilmesi,

            6- Kontenjan milletvekilliği ihdas edilerek parlamentoya girmesinde fayda görülen ilim adamları, teknokratlar ve üst düzey bürokratların seçilmesi sağlanmalı,

            7- Bundan evvelki seçim kanunlarında partilerin seçimlere katılma esası belirlendiği gibi, eklenecek bir kanun maddesiyle seçimlere katılmaya hak kazanmış siyasi partilerin kuruldukları illerde en az % 1'ini üye kaydetmek ve bu üyelerin de belli oranlarda sosyal yapıyı oluşturan vatandaşlardan oluşması sağlanmalı.

            8- Kamu hizmeti yürüten üst düzey bürokratların son görev yaptıkları illerden aday gösterilmemesi, aday gösterilecek kişi en az 2 yıl önceki görev yerleri ile doğum yerleri  dışında, kalan, istedikleri yerden aday gösterilmeleri şartı getirilmelidir.

            Çünkü kamuya hizmet eden kurumların başındaki yetkililerin bir kısmı kamu hizmeti görevlerini  aksatmakta, yönetimde bulundukları il ve ilçelerde işi aşırı partizanlığa götürmektedirler.

            Bu günlerde Türkiye'de uygulanan seçim sistemi tartışmaya açılmış olmakla beraber yeni sistemler ortaya atılmak istenmektedir; Dar bölge, iki dereceli seçim sistemi.

            Biz buna MHP olarak başından sonuna kadar karşıyız.

            Bizim MHP olarak bu sistem içerisinde seçilip - seçilmeme endişemiz olduğundan değil, hangi sistem getirilirse getirilsin problemi olmayan siyasi partilerden biriyiz.

            Ama milletin hür iradesini yansıtmayacağı endişesi ile karşı karşıyız. Çünkü burada hangi adayın maddi gücü varsa arkasını aşirete ve şeyhe dayamış ise, o aday seçilme hakkına sahip olacaktır. Yani milletin ciddi temsilcilerinin seçilmesinden ziyade gücü elinde bulunduranın seçilmesidir. Dolayısıyla istikrar, demokrasi adına seçim sistemlerini tartıştığımız şu günlerde adalet duygusu, demokrasi ciddi yaralar alacağı gibi üniter devlet yapısını da zedeleyecek bir neticeye götürecek sistemdir. Yani bölücülüğe ve bölgeciliğe prim verecektir.

            Şimdi bile, genişletilmiş dar bölge sistemi olan sistemde bile milletvekillerimiz seçmenlerin işini takip etmekten devlet işine bakamaz durumda iken yarın dar bölge sistemi uygulandığında, tamamen seçmenine bağlı kalacağından, parlamentodaki görevini yapamaz duruma gelecektir.

            Getirmek istenilen sistem en fazla iki partiyi tekrar seçime sokacaktır. Bunun da iki mahzuru vardır. Bunlar;

            a) İki  parti toplam  ortalama % 35-40 civarında oy aldıklarında % 60-65'lik seçmen hiç istemedikleri halde başka parti ve adaylarına oy vermeye zorlanacaktır.

            b) Bir seçimden 15 veya 30 gün sonra yapılacak her seçimde ülke yeniden bir seçim atmosferine sokulacak ve devlete büyük mali külfet getirecektir.
Dar bölgelerde yapılacak seçimlerde siyasi parti bünyesinde sürtüşmeleri hızlandıracak, barıştan, sevgiden ziyade husumetleri arttıracaktır.

            Millet hayatiyetinde önem arzeden bir konu olan seçim sistemi ve bu sistemi güçlendiren kanunları yalnız aritmetiksel değerler olarak almamalıdır, sistemi bütün yan faktörleriyle ele alıp öyle değerlendirmelidir.

            Partilerin kuruluş aşamasından adayların tespit yöntemine, seçmen kütük yazımından adayların tespiti yöntemine varıncaya kadar partiler kanunu, seçim kanunu ve Anayasa bütünlüğü ve mutabakat içerisinde milletimize ve devletimize en faydalı sistemi ortaya koymamız gerekmektedir.

       MİLLET PARTİSİ
            Ali ÖZDEMİR(*)

            Seçim sistemleri konulu bu panelde, Millet Partisi adına görüşlerimizi tahditli bir zaman dilimi içinde sunacağım.

            Seçim sistemi deyince, Türkiye'de barajlar hatıra gelmektedir. Bu barajlar, öncelikle teşkilatlanmadan başlamaktadır. Siyasi partilerin bir genel seçime katılabilmesi için illerin çoğunda teşkilatlanması gerekiyor. Bu yetmedi. Bağlı ilçelerin üçte ikisinde de teşkilat kurmalıdırlar. Dahası da var; bu ilçelerin beldelerinin yarısında da teşkilatınız olmalıdır. Tabii bu yasanın, bu hale gelişi bir hamlede de olmamıştır.

            12 Eylül 1980 döneminden sonraki rahmetli Özal iktidarı zamanında siyasi partiler tablosuna baktığınızda ekim'de görünen bir ara seçim hazırlığında parlamento dışından seçime girebilme barajını aşabilmiş tek parti var. Bu da Millet Partisi (o gün Islahatçı Demokrasi Partisi)'dir. Düzenlenen seçim yasası ile seçime katılabilecek partilerin ilçe barajı yarıdan üçte ikiye çıkartıldı. 15 gün içinde Millet Partisi bu barajı da aştı. Aradan 20 gün geçmişti yeni bir seçim yasası değişikliği ile belde barajı getirildi. Millet Partisi bunu da bir ay içinde tamamladı. Böylece bir tek siyasi partiyi etkileyen değişiklikler ardarda sıralandı. Nisan ayından temmuz ayına kadar üç kere yasa değişikliği gerçekleştirildi. Ama yine de bu barajları aşarak yol alan tek siyasi parti mevcuttu. Nihayet seçim yaklaştığında Yüksek Seçim Kurulu'nca alınan bir kararla tabelası olan her partinin seçime girmesi sağlanmış oldu. İşte size böyle bir demokrasi oyunu. Bir yasama dönemi içinde 5 kere yasa değişikliği yapılmaz.

            Bu barajlardan muaf olan partiler de vardır. Eğer mecliste grubunuz varsa, teşkilatlanmanıza gerek kalmamaktadır. Bununla da kalmayıp hazine yardımı da alırsınız. Buna rağmen binbir zorluklarla teşkilatlanmasını tamamlamış olan partilere hazine yardımı yapılmaz. Bu şartlar altında seçime girersiniz.

            Anayasa hükümlerine göre seçimler eşit, adil ve dürüstlük esaslarını kapsayacak şekilde yapılması gerekir. Şimdi bunun neresinde adalet, neresinde eşitlik ve neresinde dürüstlük? Bir de devletin televizyonunda, iktidar ve ana muhalefet daha çok konuşacak; diğerleri üvey evlat muamelesi görüp, daha az kendini tanıtma imkanı bulacak. Zaten iktidar ve anamuhalefet bütün yıl boyunca devlet TV'sini işgal etmektedirler. Yani vatandaşlar bunlardan başkasını tanımasınlar diye böyle yapılmaktadır.

            Anayasa'ya rağmen çıkarılan yasalarla seçim yarışına koyduğunuz partilerden bir kısmına "sen bu yarışın 100 metre ilerisinde, sen de 5 metre gerisinde duracaksın, şu kadar da sana güç, kuvvet takviyesi veriyorum. Haydi yarışın bakalım"diyorsunuz.

            İşte bu şekilde düzenlenmiş bir sistemin adı ne olursa olsun, sağlıklı ve insani bir sistem değildir, adaletli bir sistem değildir. Tabii bunun sonucunda seçilen milletvekillerinin durumları da parlamentoda farklı olsa gerek. Bazı milletvekilleri diğerlerinden çok daha fazla oy alarak seçildikleri için daha kıymetli olmaları gerekir. Demek ki seçim sistemimizde "adalet" ölçüsünün hiç bir değeri yoktur.

            Muhalefette olanlar da bundan hep şikayetçi olurlar. Ama iktidara geldiklerinde de aynı adaletsiz uygulamayı devam ettirirler. Ne demektir bu? Yani "üttüm artık oynamam" diye işbaşına gelen, koltuğu kapan her şeyi unutuyor.

            Neden "adalet" diyoruz? Çünkü, bir ülkeyi adaletsiz idare etmeniz mümkün değildir. Cari sistem ne olursa olsun, demokrasi veya krallıkla yönetilsin veya bir başka rejimle yönetilsin adaleti asla terk edemezsiniz. Adaleti terk ettiğiniz andan itibaren ülkede huzur kaybolur, bütün yönetim ve hakimiyet güçlü olanların, zengin ve varlıklı olanların inisiyatiflerine kayar. Her türlü yolsuzluk, soygun, hırsızlık, ahlaksızlık, suistimal, rüşvet alabildiğine çoğalır. Ülkede iş yapacak temiz el bulamazsınız. Ama adaleti elden bırakmadığınız zaman en kötü sistemler dahi insanları mesut etmeye yetecektir. Adliye duvarlarına yazmışız: "Adalet mülkün temelidir". Sistemimizde adalet yoksa, mülkün, yani devletin temeli her an çökmeye mahkum demektir.

            ADALETSİZ SEÇİMLERİN SONUÇLARI
            Şimdi, adaletsiz bir seçim sonucunda iktidara gelmenin nasıl bir idari yapı oluşturduğuna bakalım. Sistem olarak adaletsizliği ilke haline getirmişseniz, bu durum uygulamalarınızın her alanına yayılacaktır. Parlamento çalışmalarında, ülke idaresinde, halkla münasabetlerinizde; daha kötüsü, halkın sosyal münasebetlerinde, bürokraside, aynı adaletsiz uygulamanın yayıldığını göreceksiniz.

            Seçimler esnasında, seçilebilmek için halka dağıtılan rüşvet ve oynanan oyunlar sonucunda seçilen milletvekillerini mecliste nasıl bir ortam bekliyor? Parti meclis grupları kuruluyor. Grup kararları, genel başkan hakimiyeti hür ve bağımsız vekilliğini vesayet altına almıştır. Bunlar da yetmiyor, seçim meydanlarında verilen vaadlerle, sözlerle ödenmesi gereken faturalar var. Vatandaş istekleri ile meclis kapısında yığınaklar yapılmaktadır.  Normal yollardan hastasını hastaneye yatıramayan, devlet dairesindeki işinin sonucunu alamayan vatandaşlar seçimde verdikleri oy'un karşılığı olarak bu hizmetlerin milletvekilleri marifetiyle yapılmasını istemektedirler. Meclis kapısında oluşan vatandaş yığınağı bazılarının dediği gibi demokrasinin bir sonucu değil, vatandaşın çektiği bir demokrasi(!) çilesidir.

            Meclis oturumlarında gündem maddeleri üzerinde yeteri kadar müzakere yapılamamaktadır. Demokratik teamüllere uymayan TBMM içtüzüğü sayesinde gündem maddelerini müzakere, sadece parti grupları adına bir milletvekiline söz hakkı verilmektedir. Grup dışında gündemin bir aleyhinde, bir de lehinde söz hakkı verilmekte ve daha fazla görüşe izin verilmemektedir. Partilerin meclis grup tüzükleri de yine demokratik esaslardan uzak bir düzenleme ihtiva etmektedir. Grup kararı aksine hiç bir milletvekilinin hareket etme hakkı yoktur. Grup kararları ise genel başkanların kararından ibaret hale gelmiştir.

            Hükümet olabilmek için 226'yı bulmak yeterli hale gelmiştir. "Bul 226'yı her istediğini yap" düşüncesi parlamento çalışmalarının esası haline gelmiştir. 226'yı bulmak için seçim hileleri, asılsız vaadleşmeler olağan hale gelir olmutur. 226 ile hükümet olmuş bir siyasi partinin almış olduğu oy'a baktığınızda aslında bir azınlık hükümeti oluştuğunu görürsünüz. Mevcut seçim yasasına göre %25 civarında oy alabilen bir parti 226'yı bulabilmektedir. Buna mukabil %10 civarında oy alan bir parti de hiç milletvekili çıkartamayabiliyor. Şu andaki hükümet uygulamasında da gördüğümüz gibi ülke yönetimi çoğunluk demokrasisi adına azınlık idaresinin hakimiyetine terkedilmiştir. Az bir oy tabanı ile çok milletvekilliği kazanılmıştır. Çoğunluğun düşünceleri, fikirleri, görüşleri hükümet olamamıştır, muhalefette kalmıştır; hatta bir kısım vatandaşların temsilcileri dahi yoktur. İşte bu azınlık sultasını bir adım daha ileriye götürdüğünüzde, parti genel başkanlarının baskıları ile karşılaşırsınız. Bütün milletvekilleri genel başkanlarının eline ve ağzına bakmaktadırlar. Alınan kararlarda, yapılan icraatlarda parti genel başkanının sözü ve icraatı geçerlidir. Bu suretle ülke yönetimi aslında bir tek insanın yetki ve sorumluluğuna terkedilmiş olmaktadır. Çoğulcu demokrasi adına tek adam yönetimi hakim hale gelmiş olur. TBMM'nin gündemi fiilen iktidar partisi genel başkanının, yani başbakanın arzusu istikametinde şekillenir. İcra da fiilen başbakanın kararlarına bağlanmıştır. Adliye mekanizması, Adalet Bakanlığı marifetiyle icranın gölgesinde kalmıştır. O halde milletvekillerinin, bakanların, kısmen adliyenin yetki ve sorumlulukları tek adam idaresine indirginecekse çoğulcu demokrasi(!) nerede kalmıştır?

            Tek adam yönetiminin bir başka görüntüsünden bahsetmek istiyorum. Parti genel başkanları veya başbakanlarımız yurtdışı temas ve ziyaretlerde bulunmaktadırlar. Yurtdışı temaslarının olağan hale gelmiş bir gündemi bulunmamaktadır. Görüşmeler öncesinde konularla ilgili olarak bakanlar kurulunda ve bunun ötesinde mecliste konular müzakere edilmemektedir. Görüşmelerin bütün yetki ve sorumluluğu bir tek adamın, tek iradenin uhdesine terkedilmiştir.

            Sayın Başbakanın son Ortadoğu temaslarında yapılan görüşmeler meclisten ve halktan gizlenmiştir ve gizlenmeye devam etmektedir. Sayın başbakanın yanında hasbelkader bulunmuş olan bir gazetenin köşe yazarından da rica edilir ve gizlenen konular hakkında bir yazı yayınlamaması istenir. Bir gazetecinin bildiği fakat, hükümet üyelerinin, meclisin bilmediği, Türk halkının bilmediği bu konular nelerdir? Türkiye adına neler vaadedildi, neler verildi? Bunun sorumluluğunu bir kişi taşıyamaz.

            ÇÖZÜM
            Tanzimat'tan bu yana Türkiye üzerinde oynanan oyunlara son verilmelidir. Demokrasi adına yapılan haksız uygulamalara son verilmelidir. Birbirimizi, milleti aldatmayalım. Hür ve gerçek bir demokratik  nizam için Anayasa'dan başlayarak, adaleti asla terketmeyerek yasal düzenlemelere gidelim. İcranın vesayetinden kurtulmuş, tek adam yönetiminden arındırılmış, ülkenin menfaati ve vatanın selameti için hür iradeler üzerinde tahakkümü olmayan bir rejimi oluşturalım. Siyaseti bir kısım profesyonel politikacının geçim vasıtası olmaktan çıkarıp, ticari bir formasyon olmaktan kurtarıp, Anayasa'da yer alan yemin doğrultusunda, ülkeye hizmet ocağı haline getirelim. Milletvekilliğini ticari bir yatırım aracı olmaktan kurtaralım. Ülkemizin ilerlemesi ve milletimizin yücelmesi için, siyaseti ilmin klavuzu haline getirelim.

            Zenginlik, para ve vurgun değil, ilim ve hikmet yol göstericimiz olsun. Bu hedefi gerçekleştirmek üzere, yeryüzünde Türkiye'nin ideallerini ortaya koyan, değişmez, geleceğin Türkiye'si hedefini tespit edecek olan, ilim, irfan erbabı; ahlak sahibi elit insanlardan, ilim adamlarımızdan teşekkül edecek "daimi yüksek devlet şurasını oluşturalım. Ve bu şuranın aldığı ilmi kararları işbaşına gelecek olan her iktidar programındaki metodu doğrultusunda uygulasınlar.

            İşte bu temel hedefleri de, gerçekleştirmemizi de sağlayacak olan seçim sistemi önerilerimizi sunuyorum. Öncelikle adil bir seçim sistemi oluşturmalıyız. Yapacağımız düzenleme ile demokrasinin bir gereği olarak, her türlü siyasi fikrin gelişmesine müsait bir sistem oluşturmalıyız. Bir tek görüş ve siyasi anlayışın zayi olmayacağı bir sistem oluşturmalıyız. Ülkemizin gelişmesi ve yücelmesi için her atılan adıma yardımcı olmalıyız. Her görüş ve düşünce muhteremdir. Bu görüşlerin temsilcileri de TBMM'de temsil edilmelidir. "Milli bakiye sistemi" esaslarını ihtiva eden bir seçim yasası teklifimizdir.

            Sözlerimi burada noktalarken saygılar sunar, teşekkür ederim.

       REFAH PARTİSİ
            Ahmet DÖKÜLMEZ(*)

            Meseleyi sadece bir seçim sistemi olarak ele almak bence doğru değil. Anayasa sistemi, siyasi parti sistemi, sosyal ve ekonomik sistem ve seçim sistemi; hepsi birbiriyle çok yakından bağlantılı ve birbirini yakından etkileyen birtakım hususlar. Ama bu dar zaman içerisinde ancak siyasi parti sisteminin, o da kamuoyuna yansıyan şekli itibariyle siyasi partilerin Parlamentodaki durumları, siyasi istikrar, temsilde adalet gibi birtakım prensipler çerçevesinde meseleyi ele almak zorunda kalıyoruz.

            Sabahki oturumda kıymetli hocamız ve Vakıf Başkanımız, doktrinde de hep bahsedildiği gibi, tüm seçim sistemlerinin fayda ve zararlarını uzun boylu anlattılar. Türkiye'de de 1946 öncesinin özel bir durumu olduğu için o tarafına girmiyorum. 1946'dan sonra geçirdiğimiz merhaleleri, 50'nin üzerindeki seçim değişikliklerini kısmen, imkan nisbetinde bahsettiler ve bununla da söylediler ki; faydalı ve zararlı yönleriyle birlikte, hiçbiri ne tam anlamda adaletli bir sistem, ne de istikrarı temin edecek bir sistem olmadılar. Bunun altında yatan birtakım sebepler var, ona gireceğim; fakat, benim dikkatimi çeken durum, ülkemizde bu kadar çok seçim kanunu değişikliklerinin ve sistem değişikliklerinin, Türkiye'deki siyasi istikrarsızlıkla, hükümet istikrarsızlıklarının altında yatan sebeplerden bir tanesi olduğu kanaatindeyiz.

            Yine ayrı bir husus, 100 metre engelli koşusuna gireceksiniz, önceden tüm reflekslerinizi ona göre hazırlamışsınız, ama yarış alanına vardığınızda bakıyorsunuz ki, çıtaların yerleri değişmiş, boyları yükseltilmiş, düşürülmüş... Ne oldu? Kanun değişti de böyle oldu. Oysa, yarışın şartları, kuralları çok önceden herkes tarafından bilinmeli, herkes neye göre yarışacağını, vatandaşımız da dahil olmak üzere, oy veren insanlar da dahil olmak üzere, bunu çok iyi tespit etmeli, ona göre hazırlanmalıdır.

            Seçim sistemleriyle siyasi istikrar arasında doğru orantılı bir ilişki olmadığı gerçeği üzerinde mutabakat sağlanan bir husustur.

            Kaldı ki biz istikrara karşı değiliz; ancak, istikrar deyince - doktrinde de bu konu tartışılıyor- ne kastediliyor? Hükümet istikrarı mı? Siyasi istikrar mı? Ayrıca, "fayda" kelimesi de biraz önce yine hocalarımız tarafından ifade edildi. Yine doktrinde de bu söyleniyor. Benim gördüğüm kadarıyla, hiçbir hükümet yahut da parlamentoda çoğunluğu elinde bulunduran, Seçim Kanunu hazırlayan siyasi iktidar, bu seçimden sonra muhalefete mensup yahut da başka birisi gelsin, istikrarlı bir hükümet, istikrarlı bir siyasi yaşam olsun diye bir kanun değişikliği yapmıyor. -nasıl bir değişiklik yaparsam benim daha çok lehime olur ve ben bundan daha çok avantajlı çıkarım- diye, bu türlü, subjektif bir takım değerlendirmelerle meseleye bakıyor. O halde, bu istikrar kelimesi, bizim şurada, sabahleyin konuştuğumuzda ve şimdi konuşurken, arkadaşlarımızın kısmen ortaya koydukları endişeler doğrultusunda bizim ihtiyacımıza ve derdimize derman olacak bir kelime değil. Fayda da aynı şekilde; kişiye göre değişir. Ne için, ne kadar, ne zaman, ne şekilde bir fayda? Bunu da tespit etmek zordur. O halde, burada evrensel olan, herkesin üzerinde mutabık kaldığı üzerinde mana itibariyle konsensüs sağlanan "Adalet" gibi bir kavram var. Ben Anayasa değişiklikleri hazırlanırken, yanılmıyorsam 67'nci maddeye ilave edilmek istenen -sabahki oturumda söylenen- "Seçim Yasaları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerine göre yeniden düzenlenir" ilkesine orada da bu açıdan karşı çıkmıştım. Adalet, bu konuda yanlış anlaşılmaya meydan vermeyecek kadar üzerinde mutabakat sağlanan kavram ve kelime. Siyasi istikrar ve fayda ilkeleri ise, daima yanlış  yönlere çekilebilecek, maksadı ifade etmekten uzak, herkesin farklı şekilde anladığı kavramlar. Onun için, gönül istiyor ki istikrar ve fayda gibi herkesin, kendince, yorumladığı kavramlar, seçim kanunları hazırlanırken adil olmanın önüne geçmesin. Bizim bu konuda bir endişemiz yok. Bir zamanlar bu seçim sisteminin çok sıkıntılarını çektik ve buralara geldik. Şu anda hangi seçim sistemi olursa olsun, bizim için fark etmez; ama, doğru olanı, güzel olanı, iyi olanı bulmak için burada konuşuyoruz ve mümkün mertebe siyasi platformun dışında, bilimsel bir toplantıda bu görevi yapmaya çalışıyoruz.

            Ancak, madem bu şekilde, adalet yönü daha fazla olan, temsilde adaleti daha çok ön plana çıkaran; fakat, istikrarı da tamamen ihmal etmeyen bir yapı olsun isteriz. Yalnız öncelik, tamamen temsilde adalet olacak. Biraz önce konuşan kardeşimin düşüncelerine ben saygı duyuyorum; ancak, ister istemez tashih etmek lüzumunu hissettim. Bir oyun bile boşa gitmediği bir seçim sistemi bulmak mümkün değildir. Ama, mümkün mertebe, artı ve eksi temsil oranlarını ortadan kaldıracak bir seçim sistemi bulmak mümkün. Türkiye'deki bu barajlar, Türkiye mozayiği açısından ülkemizin insanının düşüncelerini gerçek manada Parlamentoya yansıtmadığı için zaman zaman sıkıntıya sebep olabiliyor. Bunlar da düşünülebilir. Daha düşük bir baraj da ortaya konulabilir; ama, herşeyden önce, hazırlanacak kanun tasarısının, teklifinin, temsilde adalet ilkesini çok iyi sağlaması gerekir.

            Yine söylemek istediğim bir husus; istikrarı hükümetler kendi ircaatlarıyla sağlarlar. Siyasi iktidarlar, gruplar, ekipler, kadrolar kendi icraatlarına güvenemedikleri için, halktan çekindikleri için, halkla aralarında o frekansı sağlayamadıkları için korkuyorlar. Bu da, siyasi istikrarsızlıktaki etkenlerden bence bir tanesi.

            4 Aralık seçimlerine gireceğiz, fazla detayına girmeyeceğim ama, bir kanun şeklen de olsa demokratik olmak zorundadır. Bunun yolları vardır. Basında çıkan birtakım demeçler, şunlar, bunlar, şova yaklaşan şeyleri ben şahsen değerlendirmeye tabi tutmak istemiyorum; çünkü, Türkiye'de hukuk var, yasalar var ve hakimler var. Herşey bunların gözetimi altında oluyor. Birtakım yanlışlıklara kesinlikle müsaade edilmez.

            Bir zamanlar şikayetçi olduğumuz o sistemi biz artık savunmuyoruz. Ancak, istiyoruz ki Türkiye'deki insanımız bu mozaik içerisinde ne düşünürse düşünsün, bilsin ki, bu seçimlerin sonucunda azami derecede adaletli bir seçim olmuştur. Mutlak manada nispi bir temsil sistemi uygulamak mümkün değil ülkemizde. Mutlaka bazı sapmalar olacak; ama, bu kusurların, sapmaların nispi temsilin kusurlarını azami derecede azaltmasını istiyoruz.

            Sabahki konuşması sırasında muhterem Hocamın anlattığı - ve Adalet Bakanlığı'na sunduğunu söylediği - seçim sistemi, burada dinlediğimiz kadarıyla şimdiki sistemin birtakım kusurlarını kısmen telafi edici bir mahiyet arz ediyor, ama arkadaşarımızın bir kısmı bilir, bilmeyenler de olur diye düşünüyorum, Türkiye'de öyle bir yapı var ki, bu kadar iyi niyetlerle hazırlanan tasarılar, düşünceler, alınterleri, Parlamentoya geldiğinde, o siyasi kadroların elinde bu yasa tasarıları görüşülürken özlenen adalet duygularının dışında - daha başka kelime kullanmak istemiyorum - birtakım saiklerle öyle bir şekle çevrilir ki, bugün tutup deseniz ki, "Evet, ben öyle bir teklife taraftarım" desem, yapılan değişiliklerle bugün taraftar olduğum teklif kuşa çevrilir diye korkuyorum. Maalesef Parlamentoda çok değişikliğe uğruyor. Ne olursa olsun, insanımıza güvenmek zorundayız. Tarih boyu insanlar, ekipler, kadrolar, inanç sahibi olanlar, hepsi korkularının mücadelesini vermişler. Bu kadar çok korkmaya lüzum yok, halktan da korkmaya lüzum yok. Başımızı sağa, sola, vura vura, eninde sonunda doğruyu bulacağız. Ama sık sık kanun değiştirmeyelim. Bir yaptığımız değişilik bir on sene gitsin ve insanımız yarışın şartlarını çok önceden bilsin.

        SOSYALDEMOKRAT HALKÇI PARTİ
             Vamık TEKİN(*)

            Seçim sistemini tartışıyoruz. TESAV çok önemli bir görev yaptı. Gerçekten Başkanının sabahki açıklamalarından da anlaşıldığı üzere 1983'ten beri yaptığımız üç genel seçimde,11 tane seçim yasası değiştirdik. Her siyasi iktidar, her parti, kendisini, daha fazla istikrar arayışından çok, nasıl hükmederim anlayışı ile bir sonraki seçimde, iş başına gelebilirim hesaplarıyla aritmetik hesaplarla seçim kanunlarını değiştirdi. Temenni ediyoruz ki, Parlamentomuz ve Parlamentodaki partilerimizin seçtiği temsilcileri, bu defa yaklaşan seçimlere giderken, artık Türk siyasal hayatında parti çıkarlarından çok, siyasi hayatımızı gerçek istikrara kavuşturacak, Türkiye gerçeklerine uygun bir seçim yasasının ana ilkeleri üzerinde uyuşsunlar ve bu yıllarca değişmesin. Türkiye'de gerçek iktidarı ve seçimde adaleti ve temsilde adaleti de sağlasın.

            Tabii seçim sistemini tartışıyoruz bu sınırlı toplantıda. Anayasa, seçim sistemiyle çok yakın ilgili, bize  çok dar gelen bir 1982 Anayasası var, 12 Eylül Anayasası var. İstiyorduk ki bu Koalisyon Hükümeti, o 12 Eylül Anayasası'ndan başlamak suretiyle bu Türk ulusuna dar gelen o Anayasa'nın o dar gelen yerlerini söksün, yeniden biçsin ve Türk halkına bir kurucu meclis yerine geçmek gibi, geçme fonksiyonunu da yerine getirerek, bir anayasa, gerçekten Türk halkına layık, demokratik bir anayasa sağlasın. Maalesef bu gerçekleşemiyor. Demokratikleşme paketi içinde Anayasa'nın, biraz evvel de çok değerli parti temsilcilerinin, özellikle Sayın Sırakaya'nın belirttiği gibi, - aynen katıldığım için tekrarlamaktan ziyade, sadece katıldığımı söyleyerek geçeceğim, zaman sınırlılığı içerisinde - siyasetin önünü tıkayan, demokrasinin vazgeçilmez  unsurlarıdır diye tanımladığımız siyasi partilerin gerçekten parti gibi parti olmasını engelleyen o anayasa engellerini, Parlamentonun, Seçim Yasası'nı düşünürken,öncelikle kaldırması lazım. Siyaseti, yapması gereken insanlardan esirgeyip, demokratik kitle örgütleriyle, sendikalarla organik bağı kurmayı yasaklayan, üniversite öğrencilerine yasaklayan, öğretim görevlilerine yasaklayan, seçme seçilmenin önündeki yaş ve  diğer engelleri bir bir sıralayan 1982 Anayasası'nın, gerçekten demokratikleşme paketindeki sıralama gibi, Seçim Yasası'ndan evvel değiştirilmesini  Parlamentodan beklediğimizi bu seçkin kurulun önünde bir daha tekrarlamak istiyorum. Sürenin kısıtlılığı nedeniyle de çok kısa olarak, Sosyaldemokrat Halkçı Parti olarak, yapılacak Seçim Yasası'nda nelerin dikkate alınması gerektiğini, sunmaya çalışacağım.

            Bütün siyasi parti temsilcileri, değerli Hocam ve Vakıf, bir konu üzerinde ittifak ettik, bunu tekrarlamaya lüzum yok. Seçim Yasası'ndaki hükümler, hem adaleti sağlamalı, seçmenin iradesini Parlamentoda adil bir şekilde aksettirebilmeli, hem de istikrarlı hükümetler çıkmasını, çeşitli  buhranları önleyecek hükümetler çıkmasını sağlamalı. Bu toplantı sonunda zannediyorum ki bir konu üzerinde tam uyum hasıl oldu: Adaleti sağlarken istikrarı feda edemeyeceğiz, istikrarı sağlayacağız diye de temsilde adaleti göz ardı etmeyeceğiz. Bunun yolu da, benim mensup olduğum siyasi partiye göre de, d'Hondt Sistemi'nden geçmektedir. d'Hondt Sistemi gerçekten partilerin parti olduğu dönemlerde, hatta milli bakiyeli sistem dahi, bir partinin tek başına iktidar olmasına yetti. Sayın Başkan sabahleyin söyledi, hepimiz biliyoyruz, Adalet Partisi 27 Mayıs İhtilâli'nden sonra, 1965'te Milli Bakiye Sistemi'ne rağmen, 240 ile, sonra barajı kaldırılan sisteme rağmen, 1969'da 256 milletvekili ile tek başına iktidara geldi. Yani,siyasi partileri parti yaparsak, Anayasa'daki siyasi partilerin parti olmasını engelleyen, siyasetin önündeki engelleri kaldırırsak, Nispi Temsil Usulü ile barajı indirilmiş veya kaldırılmış Nispi  Temsil Usulü ile gerçekten Türkiye'de istikrarı da sağlamak mümkündür.

            Yeri gelmişken, istikrardan şunu da anlamak gerekir diye düşünüyorum. İstikrarı, sadece seçim sistemiyle sağlamak mümkün değildir. O zaman, işte tek parti döneminde olduğu gibi veya işte ekseriyet usulü gibi, getirirsiniz istikrarı sağlayacak tedbirler alırsınız. İstikrar, sadece seçim yasasıyla ve seçilirken temin edilmez. İstikrarın,  seçildikten sonra da sağlanması mümkündür. İçtüzükle mümkündür, Anayasa ile mümkündür. Hükümetlerin düşürülmesini güçleştiren, Meclis'in çalışmasını engelleyen hükümleri ortadan kaldıran, Meclis'in toplanma nisabını, yasamada, komisyonlardaki çalışma tarzını düzenleyen hükümleri de Seçim Yasası'nda ayrıca dikkate alırsak, istikrarı sağlamanın, adaleti sağlamanın yanında, bu mekanizmayla  da, Seçim Yasası'ndan sonra da temin edilmesi mümkündür.

            Değerli arkadaşlarım, bu nedenle biz parti olarak ekseriyet sistemini hiç ağzımıza almıyoruz.  Türk  halkına layık bir sistem olarak görmüyoruz.Barajın, sadece ülke barajı olarak ve bunun  da yumuşatılmış bir baraj olarak getirilmesini, il barajını veya 1987'de icat edilen o ucube seçim sistemiyle icat edilen çevre barajını kesinlikle doğru görmüyoruz. O ekseriyet sistemine giden oyların, bazen yüzde 25 baraja,  bazen yüzde 20 baraja, hele 6 milletvekilinden, -ki 1'i kontenjan olduğuna göre- 5 milletvekilinden fazla çıkaramayan seçim bölgelerine  bölünmüş Türkiye'de, il barajlarının böyle yüzde20-25'ler gibi ekseriyet sistemini çok anımsatan, sun'i yollarla istikrar arayışı adı altında, bu ucube hükmün yasadan çıkarılmasını, seçim çevresi ve il barajlarının tümüyle kaldırılıp, sadece ülke barajı olarak,- bunun  da. İsveç'te yüzde 4 deniyor, Almanya'da görüyoruz 15-20 yıldır hükümetlerin koalisyon ortağı olan  Hür Demokrat Parti, yüzde 5, yüzde 6, yüzde 7'lik oylarla, rejimin istikrarsızlık değil, istikrar unsuru olarak görevine devam ediyor. Bu nedenlerle yüzde 1'lik, çok marjinal partileri temsil ettirtecek kadar ve  parti enflasyonuna yol açacak kadar parti kuruluşunu kolaylaştıran hükümlere yer vermemek gerek ama, barajı da yüzde 5'lere, 7'lere. Bu Meclis'te üzerinde anlaşılabilecek bir konudur. Sadece ülke barajı olarak yumuşak bir baraj konmasından yana olduğumuzu ben saygılarla arz etmek istiyorum.

            Genellikle, aklın yolu birdir, arkadaşlarımız çok şeyleri söylediler ama,  dokunulmayan bir iki konuya daha temas edeceğim. Önemli bir konu, atlamış olmamak için söylüyorum; dar bölge sisteminin ve iki turlu seçim sisteminin Türkiye'nin gerçeklerine, ekonomik, sosyal, coğrafi, etnik, hiçbir gerçeğine uymadığını söylüyoruz ve altını çizerek bunu söylüyoruz. Gerekçelerini değerli hocam sabahleyin açıkladılar, diğer konuşmacı arkadaşlarım dar bölge sistemine ve iki turlu seçim sistemine karşı olan arkadaşlarım açıkladıkları için, onlara fazlasıyla katılmak suretiyle - o gerekçeleri zaman darlığı nedeniyle tekrarlamıyorum - ama iki dereceli seçim sisteminin Türkiye'ye uymadığını, dar bölgeli seçim sisteminin  Türkiye'nin bütünlüğüne, üniter devlet yapısına ve parlamenter hayata ve siyasi partilerin yapısına, Türk parlamenter yaşantısına kesinlikle tehlike teşkil edeceğini söylemek istiyorum.

            1987 yılında Seçim Yasası'na, gene bildiğimiz endişelerle  tercih edilen bir usul getirildi. O partinin o seçim çevresinde aldığı oyların yüzde 15'ini alan listeyi ters çevirmek suretiyle öne geçmek.Değerli arkadaşlarım, bu konuya herhalde hiçbir arkadaşım değinmedi, biz siyasi parti olarak çok önem veriyoruz, tercih usulü çok zorlaştırılarak yasada muhafaza edilebilir. Ama yüzde 15 gibi  çok düşük bir oranın bir ilçede bölücülük yapan, o ilçede bölgecilik apan, etnik, mezhepsel inançları suistimal eden Türkiye'nin yapısına göre, havzacılık yapan, kişilere açık oy kapalı tasnif... Politik hayatımızda herkes bilir, 1973'lerde tercih var dendi; o tercihlerin nasıl yapıldığını - seçilen arkadaşlarımızı eleştirmek için söylemiyorum - 1991 seçimlerinde o tercihlerin hangi yöntemlerle... Açınız bakınız, genellikle tercih yapması mümkün olmayan okuma yazması çok az olan yerlerde tercihlerin sandıklardan oyların alınmak, önceden işaretlenmek veya sonradan işaretlenmek suretiyle parti hayatını, partilileri birbirine düşüren, bölücülüklere yol açan bir yöntem olması nedeniyle yüzde 15 tercih oranının kaldırılması gerektiğine inanıyorum. Türk politik hayatına ahlakiliği yeniden getireceksek, kaldırılması gereğine inanıyorum. Tercih sistemi korunacaksa yüksek bir oranda tutulması gerekir diyorum. Gerçeken siyasi partiler adaylarını sunarken seçmene, çok büyük hatalar yapmışsa, kitle halinde bilerek tercih yapmak imkânını getirecek çok yüksek, yüzde30 gibi, yüzde 40 gibi, yüzde 50 gibi bir rakama çekilmesi gereğine inanıyoruz.

            İllerin seçim çevrelerine bölünmesi, çok büyük yanlışlık getirmiştir. Onun için, belki  Adalet Bakanlığı'nın tasarısındaki 14 rakamında buluşulabilir ama, illeri böyle suni, matematiksel, oyları nasıl zayi eder, kendime nasıl bir iki milletvekili fazla çıkarırım şeklinde sun'i olarak bölmenin çok büyük yanlışlığını belirtmek istiyorum.

            Yurt dışında çalışanlarımıza, vatandaşlarımıza oy hakkını temin edecek, onların da oylarıyla Türk politik hayatına etki edebileceği düzenlemeler yapılmalı. 5 yılda bir seçim yapılması yanlıştır, 4 yılda bir olmalı. Her sene erken seçim kararı almak durumuna düşmeyelim. Türkiye milletvekililğine gerek yok. Kontenjan adayları yüzde 10 civarına çekilirse, 50 kadar parlamenterin de bu yolla Meclis'e sokulması mümkündür  diye  düşünüyorum. Yazılı önerilerimizi de gerekirse değeril Vakfa sunacağım. 

       YENİ PARTİ
            Reşit ÜLKER(*)

            Yarım asırda birçok deneyim yaptığımızı burada sabahleyin yetkili, yetenekli arkadaşlarımızdan dinledik. Ama, şu anda böyle bir kanunun getirilmesi için mutlaka bir sebep var. Yani, Seçim Kanunu üzerinde Türkiye'de konuşmaya girişilmesinin bir doğal sebebi var, bunu kaynağını halktan alan, memleketin meselelerini çözümlemek için getirilen bir konu olarak görmek lazım. Bu da koalisyonlar döneminde sıkıntılar bulunmasından oluyor, meselenin temelinde bu var ve bunun üzerine de, Seçim Kanunu'na yaklaşıyoruz. Tabiî, aynı zamanda dünyada büyük değişiklikler var. "Küreselleşme" diye ifade ettiğimiz bu şey, yani bütünleşiyoruz dünya olarak, mesafeler ortadan kalkıyor, meseleler Amerika'sı ile Türkiye veya Afrika'daki  yahut Bosna'daki mesele aynı duruma geliyor. Yani, kendi mahallemizde, yanımızda cereyan ediyormuş gibi oluyor, televizyon ve diğer iletişim araçları sayesinde.

            Sabahleyin bir değerli arkadaşım yerinde olarak temas ettiler. Öyleyse bizim bu çağa uymamız lazım geldiğini ifade ettiler, ben de katılıyorum. Bir şansımız var; bu seçim konuları çoğunluk sisteminin basit şekillerinden ötesine geçildiği zaman, belli bir matematik kültürüne ihtiyaç oluyor, yani genel kültür seviyesine ihtiyaç oluyor ve tamamen hesaba dayanıyor. Neticelerin çıkarılması için hesapların yapılması lazım. Bunu da uzman olanlar tarafından yol gösterilmediği takdirde, yanlış hesaplar da olabilir, bilerek de yanlış hesap yapılabilir, Türk Milletine böyle sunulabilir. Sayın Türk'ün daha genç yaşlarından itibaren bu konuyu üniversite kürsüsünden alıp, bugüne kadar 10'un üzerinde yayınıyla işleyerek, Türkiye'yi aydınlatacak bir durumda olması ve örnek olması gerçekten bizim için şans oluyor. Bu arada şunu da ifade edeyim, bir değerli arkadaşımız, Doktor arkadaşımız, ilçe seçimkurulu başkanlarından bahsettiler, sözlerinde hakikat vardı -cevaplar verildi ama- üniversite kürsülerinde seçim hukuku ciddi olarak okutulmadığı takdirde, her tarafta okutulmadığı takdirde -okutulan yerler var- hakimlerin bir taraftan Siyasi Partiler Hukukunu, bir taraftan Seçim Hukuku gibi, çok özellikleri olan konular da tam yetkili ama, tam yetenekli olmadıkları aşikârdır. Onun için, biz Parlamentoda bulunduğumuz sırada mümkün olduğu kadar bunları ifade ettik, ama bizden sonrakilerin de ifade edip üzerinde durulması lazım.

            Şimdi bu sözlerden sonra, Profesör Düverjin'in bu siyasî partiler üzerinde sosyolojik kanunları var;  temayül kanunu denilebilir. "Nispî temsil usulü, partilerin sayısını artırır. Bu partiler disiplinli partiler olarak ortaya çıkarlar. Zira, her parti şansını deneme olasılığına sahiptir ve başka partilerle birleşme yoluna gitmez. Bu nedenlerle partiler bağımsız olurlar,  birleşmelere yanaşmazlar. Nispî temsil, büyük partilerin bölünmesine de neden olur." Bunu kural olarak koymuş. Genellikle Avrupa için kabul edilen birşey.

            İkinci kuralı, yasası; tek turlu çoğunluk usulü, iki parti sistemini yaratır. İngiliz seçim sistemi bunun örneğidir. Dar bölge ve tek isimli liste, üçüncü bir partinin büyümesini güleştirir. Ayrıca, seçmenler de bir üçüncü parti kuruluşuna taraftar olmazlar.

            Üçüncü kuralı, yasası; "İki turlu çoğunluk usulü; çok fakat serbest partilerin kuruluşunu sağlar. İkinci turun sonuçları kolay hesaplanmasa da, azalan aday sayısı seçilme şanslarını artırır." Şimdi, önümüzdeki nispî temsili tatbik ederken, gerçekten bu bir numaralı kuralın bizim elimizin altında olduğu görülmektedir.

            Nispî temsil getirildiği zaman, rahmetli İsmet Paşa'nın bir demeci olmuştu: "Nispî temsil sistemi, bu memlekette bir süre kullanılacaktır." Bu mealde beyanı olmuştur(*). Yani, bunun ötesinde de bir sistem ileride düşünülebileceği ifade edilmişti.

            Şimdi, bana göre bu toplantıda bir usul, yöntem meselesi var; o da şu, bu toplantı fevkalade yerinde bir toplantı. Bu toplantıda asıl konuşacağımız -tabiî genellikle hazırlıkla konuşulması lazımdır- mevzu burada söylendi ve o metinler, Bakanlıkta hazırlanan metin, Sayın Türk'ün sistemi elimize geldiği zaman, çok daha ciddi, tabiî bu kadar kısa sürede değil, belki toplantı sabahtan başlamak suretiyle yapılacak diye düşünüyorum. O bakımdan, yöntem açısından ben de arkadaşlarım gibi diyorum ki; bunun asıl konuşması ileriki bir zamanda yapılması gerekir. Ortaya konulanların ciddi eleştirileri bakımından.

            Bizim bu noktaya gelmeden evvel Doktor Seyfettin Gürsel ve diğer birçok partilerde iki turlu dar bölge, iki turlu sistem ileri sürülüyor. Ve burada da geçmişte yaptığımız bir yanlışlığı yapmamamız lazım gelir. Birçok değerli arkadaşımın da ifade ettiği gibi, partiler arasında mutabakat sağlamak suretiyle yapmaya çalışmak suretiyle bu iş yapılması lazımdı. Geçmişte iyi gelenekler kurulmuştur; fakat, meclislerde büyük ve ani değişiklikle dolayısıyla bunların bir kısmı unutuldu. Bunlardan bir kısmı partilerarası komisyonlardı. 1961'den sonra ilk  yıllarda karışıklıklar oldu, hadiseler oldu; onun neticesinde de bu partilerarası komisyonlara gidildi ve çok başarılı neticeler alındı.

            Sözlerimi şununla bitirmek istiyorum; seçim sisteminin bir parçası olan seçmen kütükleri, 1949'da kanun çıktı, bilgisayara konulması için, bir kısmı yapıldı.. Bu mutlaka yapılmalıdır, bu seçim sisteminin kendisi kadar önemlidir. 

            ÖZET GÖRÜŞLERİMİZ
            Meclis'teki milletvekili sayısı 600'e çıkarılmalıdır. Bunun 450'si dar bölgeden seçilir. İki turlu seçim Türkiye için külfettir. Dar bölgede adayın % 50'den fazla oy alması şart değildir. En çok oy alan seçilir.

            Milletvekillerinin 150'si partilerin Türkiye Kontenjanı diyebileceğimiz,  kendi kontenjanlarına koyarlar. Kontenjanda partilerin aldığı oya orantılı olarak dağıtılır. Böylece bilgi, deneyim ve birikimi olan kişilerin parlamentoya girmeleri sağlanır.

            Basit bir sistemdir. Seçimler sonunda istikrarlı hükümet kurulabilir. Seçmen çoğunluğunun adayı daha iyi tanımasını sağlar. Saygılar sunarım.